25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü bir kısmımızın belki işittiği, belki hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadığı belki de tarihiyle beraber, politik anlamına da hâkim olduğu bir konu. Bu yüzden 25 Kasım’ın tarihini bilmek kadına yönelik şiddetle mücadelenin önemini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Mirabel Kardeşler

Bundan 59 yıl önce Mirabel Kardeşler’in Dominik Cumhuriyeti’nin diktatör hükümeti tarafından katledilmesi üzerine, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü olarak ilan edildi. Diktatörlüğe karşı demokrasi için mücadele eden bu kadınların diktatör Trujillo tarafından hedef gösterilmesinden sadece 23 gün sonra üç kız kardeş rejim yanlıları tarafından öldürüldü ve ölümleri kayıtlara trafik kazası olarak geçti. Fakat Mirabel Kardeşler’in ölümleri, ülke içinde büyük bir tepki uyandırdı ve bir yıl sonra diktatörlük devrildi. Mirabel Kardeşler’in katledilmesinden 21 yıl sonra Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar Kongresinde, Mirabel Kardeşlerin anısına katledildikleri gün olan 25 Kasım günü Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan edildi. O günden bugüne dünyanın farklı yerlerindeki kadınlar şiddete, eşitsizliğe ve kadın düşmanlığına karşı sokaklara çıkmaya devam etmektedir.

Özellikle yakın zamanda gözümüze çarpan Irak, Lübnan, Ekvador, Şili, Ortadoğu ve Latin Amerika’daki halk ayaklanmalarında kadınların oldukça aktif bir katılımının olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Ortadoğu ülkelerinde kadınların toplumdaki konumunun geriliğine karşın, Irak’ta kadınlar “Bizi evde tutamazsınız!” diyerek sokaklara döküldü. Lübnan’da ekonomik krizin yükünü artık kaldıramayacak duruma gelen halk ayağa kalktı. Burada kadınlar, tüm ülkeye yayılan bir insanlık zinciri oluşturdular ve mücadelenin ön cephesi haline geldiler. Bu ön cephenin sloganı ise şu: “Tacize karşı devrim; tecavüze karşı devrim!”. Bir başka örnek olarak Ekvador’da ise yeni ekonomik paket açıklandıktan sonra yerli halk ayaklandı. Polis şiddetine rağmen devlet başkanına “Birleşen kadınlar asla yenilmez!” diyen kadınlar hükümete geri adım attıran direnişin aktif katılımcılarıydı.

 “Batı” ülkeleri ise kadınların özgürlükleri ve kısmen cinsler arası eşitliğe yaklaşması bakımından genellikle daha iyi lanse edilir. Fakat karşımıza çıkan gerçeklik bunun hiç de böyle olmadığını ve kadınların dünyanın her yerinde şiddete ve ayrımcılığa uğradığını suratımıza tabiri caizse tokat gibi çarpıyor. Kadın Örgütleri Merkez Birliği, “dünyanın en mutlu ülkesi” Finlandiya’daki kadınların sorunlarını belirlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yapıp, bir rapor yayınladı. Raporda 15 yaş ve üzeri kadınların yüzde 47’sinin fiziki ve cinsel şiddete maruz kaldığı belirtildi. İngiltere’de ise Kraliyet Savcılığı Servisi (CPS)’ nin açıkladığı raporda tecavüz suçlamasıyla hüküm giyen sayısı, polis raporlarındaki tecavüz vakalarının sayısından oldukça az olduğu göze çarptı. İngiltere’de kadın haklarıyla ilgili çalışmalarıyla bilinen Kadına Yönelik Şiddete Son Verin Koalisyonu ise bu durumu, taciz ve tecavüzün fiilen suç kapsamından çıkarılması olarak yorumladı.

 Türkiye’de ise kadına yönelik şiddetin gittikçe arttığı, hatta bunun iktidar tarafından çoğu zaman meşru görüldüğü, eşitsizliğin propagandasının artık daha açıktan yapıldığı ve kazanılmış haklara olan saldırıların sadece fiilen değil aynı zamanda resmi anlamda da çoğalmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ve İstanbul Sözleşmesi, aileyi bozuşturduğu ve erkeği mağdur ettiği gerekçesiyle hem yandaş medya hem de iktidarın kendisi tarafından uzun süredir hedefe oturtuluyor. Hukuk sistemi şiddete uğrayan kadını korumak bir yana dursun, failin aklanması için kullanılıyor. Çoğu kadına yönelik şiddet davasında kibar konuşmak ya da takım elbise giymek, failin iyi hal indirimi almasıyla bitiyor. Şiddete uğradığınız için polise gittiğinizde ise size şiddet uygulayan kişiyle (sevgilinizle /eşinizle /babanızla vb.) sizi barıştırmaya çalışıyorlar. Sistemin, güya(!) kadınların yaşama haklarının ve bedenlerinin dokunulmazlığını koruması gerekirken, sistem kadınları şiddetin parmaklıkları arkasına sıkıştırıyor. İktidar, hayatımızın her alanında kesintisiz bir şekilde karşılaştığımız cinsiyetçiliği, eşitsizliği ve şiddeti yeniden üretiyor. 

 Bu okula gelmeden önce ODTÜ hakkında duyduklarımız ne kadar eşitlikçi, ne kadar demokratik ve insanların rahatça kendi hayatlarını yaşayabildikleri bir okul olduğuydu. Fakat ODTÜ’ye geldiğimizde ise, eşitlik ve demokratiklik açısından Türkiye’nin ve dünyanın geri kalanından çok da farklı olmadığını öğrendik. Yaşam alanımız olan kampüste çoğu şiddet boyutuna ulaşan cinsiyetçi ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya geliyoruz. Kadın yurtları ve erkek yurtları arasındaki yurda geç gelme ya da geceyi dışarıda geçirme gibi durumlarda karşılaşılan tavır her ne kadar resmiyette bir ayrım olmasa da gerçekte farklı oluyor. Bu yıl başlarken yurtlarda dağıtılan ve ebeveynlerin öğrencilere ulaşamadıkları takdirde onlara haber verilmesi üzerinden imzalatılmaya çalışılan dilekçeler ise, başta kadın yurtlarında zorunlu olarak imzalatılmaya çalışılmıştı. Fakat gelen tepkilerle birlikte bu dilekçenin isteğe bağlı olarak imzalanması üzerinden öğrencilerle konuşuldu. Tabii dilekçenin ne olduğundan bahsetmeksizin üzerinin başka kağıtlarla örtülüp “Burayı da imzalayacaksın.” denilen durumlarla karşılaşan arkadaşlarımız da oldu. Uygulamada herkese eşit davranıldığı rivayeti de bu gibi durumları gözlemleyerek artık inandırıcılığını yitiren bir söylem olarak karşımıza çıktı. Eşitsizliğe ve ayrımcılığa uğradığımız tek yer değil yurtlar. Giyimimizden dolayı hocalar tarafından aşağılanabildiğimiz, tacize ya da şiddete uğradığımızda gerek öğrenciler tarafından gerek diğer personeller tarafından dikkate alınmadığımız hatta çoğu zaman haksız durumuna düşürüldüğümüz, taciz ve şiddet vakalarının üstünün kapandığı, gelenek adı altında yapılan toplu tacizlerin hedefi olduğumuz bir hayat yaşamaya çalışıyoruz. Fakat bu gibi durumlar için başvurabildiğimiz bir yer de var, Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme ve Cinsel Tacizi Önleme Birimi (CİTÖB). 

 CİTÖB 2014 yılında ODTÜ’deki kadınların baskısıyla kurulan ve taciz, şiddet gibi durumlarda başvuru yapabileceğimiz bir birim. CİTÖB, ne yazık ki, halen daha tacizi ve şiddeti önlemeye yönelik çalışmaları eksik olan ve bu gibi durumlarda gidip başvurduğumuzda oldukça uzun bir bürokratik sürecin içinde ister istemez sıkıştığımız bir yer olarak karşımıza çıkıyor şimdilik. Üniversite yönetiminin bu konudaki ilgisizliğiyle birlikte CİTÖB’ e bütçe verilmemesi, gerekli personelin (psikolog gibi) sağlanmaması ve CİTÖB’ ün tanıtımının yapılmaması gibi durumlar Cinsel Tacizi Önleme Birimini işlevsizleştiren bir hale getiriyor.

Dünyada, ülkede, kampüste, hayatımızın her alanında sürekli bir biçimde şiddete ve eşitsizliğe uğradığımız doğru fakat buna karşı bizlerin birlikte mücadele ederek kazanılmış haklarımızı koruyabildiğimiz, daha ileri haklar elde ettiğimiz örnekler de az değil. ODTÜ için de örnek verdiğimiz CİTÖB buna bir örnek. Aynı şekilde, Şule Çet davasının açılıp davanın devamlılığının sağlanması, çocuk yaşta evliliklerin önünü açan ve tecavüzcüsüyle evlendirilmesi öngören yasaların geri çektirilmesi gibi örnekler kadın mücadelesinin etkisiyle elde edebildiğimiz kazanımlarımızdı. Hayatlarımızı daha yaşanılabilir kılmak adına, kazanılmış haklarımızın korunması ve geliştirilmesi için ortak sorun ve taleplerimiz etrafında birleşip kadın mücadelesini büyüterek devam ettirmek hepimiz için hayati bir önem taşıyor. Yurtlarda, amfilerde, kampüslerde, sokaklarda, yaşadığımız her noktada mücadele etmeye ve kadınları mücadeleye çağırmaya devam edeceğiz..

Kaynakça

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here