yaklaşık 5 dakika okuma süresi

Yazıyı okurken size eşlik edebilecek bir şarkı:

“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak.” diye bir söz vardır ya hani, bu filme yaklaşımım da tam olarak bu. Eğer 18-30 yaş aralığındaysanız ve bu filmi izlememiş yahut beğenmemiş biriyseniz, henüz gününüz gelmemiş demektir. Öyle bir film ki Frances Ha, hiç beklemediğiniz bir anda birdenbire gelen bir istekle -belki de tekrar- izleyecek, içinde kendi savruluşlarınızın yansımalarını bulacaksınız. Film işte o zaman hak ettiği yeri sizde de bulacak, en azından ben böyle umuyorum.

Marriage Story, The Squid And The Whale gibi filmleri ve Wes Anderson ile iş birlikleriyle anılan Noah Baumbach’ın yönettiği ve Greta Gerwig’le beraber yazdığı film, Frances adlı 27 yaşında bir kadın hakkında. New York’ta yaşamaya çalışan ve stajyer bir dansçı olan Frances’in hayalleri, kopamadığı yakın bir arkadaşı, zaman zaman yaşayacak bir yeri ve en önemlisi kendisine has bir dağınıklıkla yaşadığı bir hayatı var. Biz de film boyunca Frances ile yaşıyoruz ya da diğer bir deyişle Frances bizi yaşıyor. Sıradan hayatın olağan hayal kırıklıklarını, mutluluklarını izliyoruz ve tüm bunların üstüne senaryo bize artık hem gerçek hayatta hem de filmlerde çok nadir karşılaştığımız bir şeyi veriyor: Hayata dair kendi yaşam tarzları olan, abartılı bir absürtlükten uzak, hayatın içinden karakterler…Hatta bir noktada karakterler o kadar hayatın içinden ki Frances’in ailesi rolünde bizzat Greta Gerwig’in (başrol) anne ve babası oynuyor.

Film boyunca Frances’i farklı konumlarda yaşarken görüyoruz. Önce Brooklyn’de biricik arkadaşı Sophie ile, sonrasında Lev ve Benji’yle Chinatown’da, Sacramento’da aile evinde, birkaç günlüğüne Paris’te yahut eski yurt odasında. Tüm bu ev değişimlerinde aslında bir nevi Frances’in ruhsal değişimlerini de görüyoruz. Çok iyi giden hayatının bozulmaya başlamasıyla gelen sorunlarını ve bunları yeni deneyimlerle örtmesini, sonradan hayatın yüzüne tokat gibi çarpmasını, kendini kaybolmuş hissettiğinde aile evinde bulduğu sakinliği, zaman zaman tüm bildiklerinden kaçmasını ya da- belki ilerleyebilmek belki de durup nefes alabilmek için- her şeyin en başına dönmesini… Film Frances’in hayatının dönüşümlerini mekân mekân aktarıyor bizlere ve biterken ise tüm bu dönüşümlere anlamlı bir finalle nokta koyuyor. Son sahnedeki isim detayı için birçok yorum yapabilmek mümkün: Eksile eksile yaşamayı öğrenmek, gibi.

Monokrom renk şeması ile Fransız Yeni Dalga sinemasına göz kırpan film, ruhen zaman zaman Jean-Luc Godard havası veriyor. Bana kalırsa siyah-beyaz ve gölgeli olan çekimi filme dengeli, keskin ve yer yer hüzünlü bir hat katarken; kısmen karışık ve anlık sahne geçişleri filmin hayattaki değişimi ve belirsizliği anlatmasının bize daha iyi geçmesini sağlıyor. Hatta bu geçişler filmin izlenmesini de herkes için daha kolay hale getiriyor diyebiliriz. Filmin müzik seçiminde de çeşitli filmlere göndermeler var diyebiliriz. Örneğin Frances’ın David Bowie-Modern Love şarkısı eşliğinde koştuğu sahneyle, Leos Carax’ın Mauvais Sang filminde Alex karakterinin -aynı şarkıyla- koştuğu sahne kısmen yeniden canlandırılıyor. Ayrıca kişisel yorumum olarak diyebilirim ki, filmin müzik seçimleri çok başarılı ve bakınmak isterseniz bunun için orijinal bir Spotify çalma listesi de mevcut.

Filmin senaryo olarak çok başarılı olması bizi tamamen içine alışında çok etkili, bu su götürmez bir gerçek. Ama filmin bu kadar gerçek olmasını sağlayan çok önemli bir faktör daha var: oyuncular. Frances’in o hafif çocuksu ama aynı zamanda kendine has fikirleri olacak kadar da olgun ve farklı kişiliği Greta Gerwig’e oldukça uyum sağlamış. Bunun yanı sıra bence Michael Zegen (Benji) ve Adam Driver’ın (Lev) harika oyunculukları da filmin bu kadar başarılı olmasında etkili, hatta bana kalırsa filmde çok net bir şekilde belirgin yan karakterler olamamasını bile sağlıyor. Genel bir yorumla özetlemem gerekirse: Film oyuncusu, senaryosu ve diyaloğuyla, ardı ardına gelen Hollywood havası içindeki olaylardan yoksun ve insanı yormayan, akıcı ama çok da yeterli bir anlatım sağlıyor bizlere. Bir filmden başka ne bekleyebilirim bilemiyorum

Gündelik akışı bozmayan kişisel diyaloglar, her karakterin kendi içindeki haklılığını göreceğiniz olaylar, hayatın bizleri büyümeye zorlamasıyla gelen hafif burukluk, kendini değiştirmeden yaşamaya çalışırken kayboluşlar… bazen her detayı kâğıt kesiği gibi gelen bir film. Tüm bunlara hazırsanız, hayatın içinde kendine yer bulmaya çalışan Frances ile cadde cadde, sokak sokak koşmaya da hazırsınız demektir.

Son olarak şu efsane sahneyi de buraya bırakma zorunluluğu hissediyorum, iyi seyirler…

“It’s that thing when you’re with someone, and you love them and they know it, and they love you and you know it… but it’s a party… and you’re both talking to other people, and you’re laughing and shining… and you look across the room and catch each other’s eyes… but – but not because you’re possessive, or it’s precisely sexual… but because… that is your person in this life. And it’s funny and sad, but only because this life will end, and it’s this secret world that exists right there in public, unnoticed, that no one else knows about. It’s sort of like how they say that other dimensions exist all around us, but we don’t have the ability to perceive them. That’s – That’s what I want out of a relationship. Or just life, I guess.”

Not: Eğer film sizde aradığım şey tam da bu etkisi yarattıysa, kendine has karakterler ve yaşamayı öğrenmeye çalışan insanları görmek istiyorum diyorsanız ve tabii ki komediye de çok uzak değilseniz; Fleabag dizisine de kesinlikle göz atın derim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here