yaklaşık 6 dakika okuma süresi

Bencil kimdir? Muhtemelen çoğumuzun zihninde bu sözcük sadece kendi menfaatlerini gözeten, bu menfaatleri uğruna başkalarını tereddütsüzce sömürebilen, diğerkamlığı benimseyememiş, dünyanın merkezine “kendisini” koymakla suçladığımız insan profilini canlandırıyor. Fakat Ayn Rand, bu yaygın algıyı şiddetle kınıyor ve kavramın tanımına bambaşka bir alternatif sunuyor.

“Bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da hep onların dışındadır. Bir başka kişi için var olmasını istememektedir. İnsanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir.”

Bu dizelerin sahibi ve aynı zamanda bahsedeceğim objektivizm felsefesinin kurucusu Ayn Rand (Alisa Zinovyevna Rosenbaum) 2 Şubat 1905’te St. Petersburg’da Yahudi kökenli fakat dine karşı ilgisiz bir ailenin üç kızından en büyüğü olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren sinema ve edebiyata karşı azımsanamayacak derecede ilgi duydu. Sir Walter Scott, Alexandre Dumas gibi yazarlar sayesinde Romantizm akımını benimsedi. Daha sonra, ileride en sevdiği yazar olacak Victor Hugo’yu keşfetti. Lisans eğitimini Petrograt Üniversitesi felsefe ve tarih bölümlerinde tamamladı. Bu dönemlerde Edmond Rostant’ın çeşitliliği ve romantik yaratıcılığından, Dostoyevski’nin -her ne kadar felsefesine karşı dursa da- engin ahlak gözleminden, Friedrich Schiller’in etkili ve kahramansı imajından fazlasıyla etkilendiğini açıklamıştır. Bu esnada kendisi kısa öyküler ve oyunlar yazmaya devam etti, ayrıca anti-sovyet fikirlerini karaladığı bir günlük tutuyordu. Nietzsche ile tanıştı, Böyle Buyurdu Zerdüşt eserindeki insan profilini övmekle birlikte birtakım kısımlarını eleştirdi. Hepsi bir yana, Ayn Rand yıllar sonra kendisini etkileyen tek filozofun Aristoteles olduğunu belirtmiştir.

Şubat 1926’da bir daha dönmemek üzere Sovyetler Birliği’nden ayrıldı. 21 yaşında ABD’ye akrabalarının yanına gitti. Bu esnada senarist olma tutkusuyla Hollywood’a adım attı. 1950’de New York’a yerleşti ve burada evli olmasına rağmen romantik bir ilişki yaşayacağı 19 yaşındaki psikoloji öğrencisi Nathaniel Branden ile tanıştı. Branden, Rand ile tanışmadan önce Rand’ın objektivizmi en iyi açıklayan eserlerinden biri olan Hayatın Kaynağı’nı okumuş ve çok etkilenmişti. 

Rand ile objektivizm üzerine sohbetler etmek Branden için ifade edilemez bir tutkuydu. Yıllar sonra Rand; denemeler, radyo-televizyon röportajları ve üniversite konferansları ile felsefesini detaylandırdı ve yaygınlaştırdı. Çoğu konferans ve röportajı Branden’in sırf bu felsefe için kurmuş olduğu Nathaniel Branden Enstitüsünde yaptı. Daha sonra Branden başka bir kadınla birlikteliğe başladı ve Rand bu enstitü ile tüm ilişkilerini kesti. Bir daha bir araya gelmediler ve Branden objektivist harekette bir persona non grata (istenmeyen kişi) oldu.

1979’dan itibaren kocasının ölümüyle birlikte objektivist hareketleri azalmaya başladı. Rand 6 Mart 1982’de öldü.

20. yüzyıldan günümüze kadar Rand’ın “bencillik” kavramı, felsefesi ve eserleri kendi döneminde büyük ölçüde spekülasyon ve tartışma yaratmıştır. Bu tartışma başlangıçta yavaş ilerlemiş olsa da günümüzde fazlasıyla ciddileşiyor. Hayatın Kaynağı ve Atlas Silkindi eserleri, Rand’ın felsefesinin bütün unsurlarıyla en mükemmel şekilde ortaya serildiği felsefi romanlarıdır.

Bu felsefe görebildiğiniz üzere “bireycilik” tarafından temellendirilmiştir. Rand’a göre birey, mantık sahibi bir varlık olmanın getirisiyle hiçbir kollektivite uğruna kurban edilemeyecek bir değerdir. Çünkü akıl ve mantık insana özgü terimlerdir, insanın hayatta kalma mücadelesindeki en önemli hazinesidir. Fakat akıl ve mantığın varoluş sebebi toplumun geneli tarafından net kavranamamıştır. Bu yüzdendir ki üretken kesim yani aklı varoluş nedenine uygun kullanan bireyler azınlıktadır. Sadece bu varoluş nedenini benimseyip hayata geçirebilen “benciller” kreatiftir, işinin ehlidir. Geriye kalanlar ise sömürücüdür, bu azınlık kesimin varlığı sayesinde hayata tutunabilirler. Onların düşüncelerinden, yaratıcılıklarından, icatlarından yararlanırlar. Kendileri uğraşmadıkları veya tasarlayamadıkları için “biz yaptık, hepimizin eseri, el ele vererek başardık, biz…” sloganlarına sığınırlar. Bunları söyleyenlerin çoğu üretken bencillerin sırtından geçinen işlevsiz insanlardır. Bu insanlar sömürmekle kalmaz, bireyciliği benimsemiş kişilerin önünde engel teşkil etmek için çabalarlar.

Rand’a göre dünya, başkaları için kendilerini feda edenler ve kendisi için başkalarını feda edenlerden oluşur. Fakat Rand, bize “fedasız” bir yaşam biçimi sunar. Fedakarlıkların bu kadar kutsallaştırılmasına, erdemli bir insan olabilmenin özgecilikten geçtiği düşüncesine anlam yükleyemez. Ona göre diğerkâm tutumlara değil, “rasyonel bencillik” ahlâkına (objektivist etik) ihtiyacımız vardır. Her birey kendi çıkarının farkındalığıyla yaşamalıdır. Fakat bu düşünce zihninizde gaddar bir izlenim bırakmasın. Bahsettiğimiz bencillik kesinlikle arzuladığımız her şeyi yapmamıza yeşil ışık yakmıyor. Başkalarının aynı haklarına saygı gösterdiğimiz sürece bireysel mutluluğumuzu oluşturan şeyi tanımamız gerektiğini söylüyor. Çünkü Rand’a göre birey, bir amaç uğruna kullanılacak bir araç olamayacak kadar üstün bir değerdir.

Herkes gibi Rand’ın da felsefesi insanı ele alış biçimiyle ayrı tutulamaz. İnsanı ele alış biçimini ve ideal insan tanımını romanlarındaki karakterler aracılığıyla göstermiştir. İnsanı diğer canlılardan ayıran ve onu “üstün” kılan şey bilgi edinebilme, bir amaç doğrultusunda harekete geçebilme yeteneğidir. Zihin olarak gelişmişliği, yani aklının var oluşu insanı yaşayan en değerli varlık yapmaktadır. Hayatına kendi iradesine dayalı olarak değer vermelidir ve bu bir anlık değil, sürekli olmalıdır. Başkalarının kendi yaşamları için yapmış oldukları seçimler sonucu ortaya çıkanları kabullenip kendi aklı ve istencini yok saymamalıdır. İyi olanı kendisi seçmelidir, eylemlerinin de en temelde buna çıktığını kabullenmelidir. Çünkü Rand’a göre, insanın dünyadaki faaliyetlerini gerçekleştirip hayatını devam ettirebilmesi için gerekli olan temel yeti akıldır. Rand’ın eserlerinde “ideal bir insan tasarımı, hayatı sürdürebilmek adına ideal ahlakı tanımlama” amaç olarak görülür. Felsefesini karakterler üzerinden okuyucuya sunar (Howard Roark). Subje üretken, kariyerinin peşinden koşup işleriyle ve yaşama kapasiteleriyle iftihar eden, zeki, ilham verici bireylerdir. Bu karakterlerin asıl amacı kendi mutluluklarıdır. Rand’ın bencillik anlayışını kavramışlardır fakat bu insanların bencilliği, zihinlerimizde oluşan kötü özellikleri taşıdıkları anlamına gelmez. Bu insanlar, sahtekârlığa tahammül edemezler. İnsanın büyük potansiyelini önemser, etraflarındaki herkese içten saygı duyarlar. İnsanların başarılarını önemserler, ilham alırlar, takdir ederler. Gayet cömerttirler ve yürekleri temizdir. Adaletli ve dürüstlerdir de.

Objektivizme göre bir kişinin kendi hayatı ve mutluluğu her şeyin üstündedir. Bahsedilen benciller de kendi mutluluklarını bu çerçevede maksimize etmeyi amaçlayan insanlardır. En yüksek ahlâki amaçları bencil mutluluğun peşinde koşmaktır. Bu bencillik, çıkarlarımız için başkalarını sömürmekten ziyade en yüksek potansiyelinizin farkına varmak ve mantıklı uçlara ulaşmaktır.

Fazlasıyla tartışma yaratan bir diğer şey ise objektivizmin gerçeklikle ilişkisidir. Objektivizm sadece insan ilişkilerine indirgenemez. Zaten bu felsefe benimsenirken hayatın istisnasız her alanında var olmayı amaçlar. Mutlak olan mantık olduğunda tezatlara yer yoktur. Objektivizm, tek bir gerçeklik içinde yaşadığımızı savunur, idealizmi reddeder. Kaderciliğe karşıdır, sadece akıl ve sonuçlarının var olduğunu savunur, çünkü insan özgür iradeye sahiptir. Kutsal boyutun varlığını reddeder. Gerçek bizim düşüncelerimizin oluşturduğu bir şey değildir. Tahayyül ettiklerimizden de bağımsızdır, neyi düşünürsek düşünelim o zaten vardır. Evren herhangi bir bilinçten tamamen bağımsızdır. Bize düşen tek şey aklımızla zaten var olan gerçekliği keşfetmektir. Bu gerçekliğe göre analiz yapar, hayatımızın her kısmında olmasa da özgür irademizle karar veririz. Eylemlerimizi belirleyebilme yetisi, insan olmanın anlamını doldurur.

Doğanın ötesinde başka bir dünya veya şu ankinden başka bir hayat yoktur. Objektivizm, genelimizin dünyayı acılarla dolu gaddar bir mapushane olarak görmektense “iyicil bir evren” olarak bakmaya çalışmamızı ister. Kendi yolunu belirlemek için özgür iradesi ve mutluluğu elde etmek için kabiliyeti olan, yaşadığımız dünyaya iyi adapte olmuş yaratıklarız. Gerçeklik bize herhangi bir güvence vermez, bizi korumaz ve “Bunu yapan bir ilah neden var olsun ki?” der. Aslında bu durumu Bacon’un “Doğaya hükmetmek, ona boyun eğmekle mümkündür.” özdeyişiyle özetleyen Ayn Rand gibi, gerçekliği benimsemesi gereken biziz. En azından biz insanlar doğaya hükmedebiliyoruz ve evreni özünde iyicil yapan da bu. Dünya bizlere lütufkâr. 

Eğer yaşamın elindeki tek şey olduğunu yeterince kavrayabilseydin, onu en iyi şekilde değerlendirmez miydin?

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here