Ana SayfaÖne ÇıkanlarZamanda ve Mekanda ODTÜ'de İşçi Sınıfı

Zamanda ve Mekanda ODTÜ’de İşçi Sınıfı

Türkiye’de işçi sınıfı tarihinden söz açıldığında şüphesiz ki akla 1 Mayıs’ın ve geçmişte Taksim’de düzenlenen görkemli kutlamaların gelmemesi söz konusu değildir. Bundan tam olarak 50 yıl önce, 1976 yılında, işçilerin Taksim’e ilk çıkışı; Türkiye’de kendi birliğini yaratan ve kendi sözünü söyleyen sınıfsal başkaldırının, bir mekanı işgal ederek, adeta ete kemiğe bürünmüş hali olmuştu. Ancak bu mekansal hafıza, bir yıl sonra “Kanlı 1 Mayıs” olarak anılacak olan 1977 katliamıyla; Kazancı Yokuşu’ndaki izdiham ve Sular İdaresi üzerinden açılan ateşle toplumsal belleğimize kazınacaktı. 

Bugün ise işçi sınıfı tekrar kendi zaman ve mekanını arıyor. 1980 darbesi sonrasında yasaklanan, 2007’de işçi sınıfının iradesiyle yeniden kamusal alana taşınan ve 2013 sonrası yeniden baskı altına alınan 1 Mayısların ardından ortaya çıkan 2026 tablosu, bu mücadelenin mekansal bağının ne denli güncel olduğunu gösteriyor: Tarlabaşı Bulvarı’ndan Mete Caddesi’ne, Şişhane Işıklar’dan Gümüşsuyu’na kadar Taksim’e çıkan tüm damarların devasa barikatlarla kapatıldığı bir abluka iklimindeyiz. Beşiktaş Meydanı’ndan Barbaros Bulvarı’na, Saraçhane’den Unkapanı Köprüsü’ne kadar her sokak başı, mücadele hafızasının sahnelenmesini engellemek üzere tutulmuş durumda.

Bu mekansal arayışta Ankara’nın belleği de en az İstanbul kadar kritik.

Tandoğan Meydanı; Ankara’da sendikaların, partilerin, öğrenci kortejlerinin ve işçi birliklerinin sesini duyurduğu ana meydan. Yıllardan beri 1 Mayıslara ev sahipliği yapan bu meydan, uzun süredir devam eden sokak hareketlerinin geçtiğimiz yıl doruk noktasına ulaşması ile özgürlük ve emek mücadelesinin, öğrencilerin ve gençliğin emekçilerle buluşma iradesine mühürlendiği bir alana dönüşmüştü.

Bugün ise biz tam bu satırları yazarken Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda, aylarca maaşlarını alamadıkları için günlerdir direnen ve açlık grevine giren Bağımsız Maden-İş işçilerinin mücadelesi, 27 Nisan’da kazanımla sonuçlanarak başkentin kaldırımlarında yankı buluyor. Başta ODTÜ öğrencileri olmak üzere; pek çok üniversiteden genç, kampüslerinden ve işçileri ziyaret ederek onların talepleri için ses çıkarıyor.

Üniversite gençliğinin işçi sınıfının mücadelesi ile dayanışması uzun yıllardır ODTÜ’de tecrübe edilegelen bir durumdur. ODTÜ’de yıllardır gelenekselleşen ve giderek kitleselleşen ODTÜ 1 Mayıs’ı; sadece öğrencilerin değil, akademisyen ve işçilerin de bir araya geldiği, okulun akademik sınırlarını aşan bir tören. PTT durağından başlayıp A1 yolu üzerinden Rektörlük ve Fizik Çimlerine uzanan bu yürüyüş, halaylarla ve türkülerle sonlandırılıyor. Öğrenci ve emekçilerin mevzu bahis alanı, talepleri ve dayanışma mesajlarıyla dolduruluyor.

Dünyanın geri kalanında olduğu gibi ODTÜ’de de emeğini ve zamanını birer meta haline getirip hayatını sürdüren yani işçi olarak tanımlanan geniş bir kesim bulunuyor.

ODTÜ Medya Topluluğu olarak kampüsün bu görünmeyen ya da yeterince duyulmayan seslerine kulak verdik. ODTÜ’de çalışan veya çalışırken aynı zamanda öğrenci olanlarla yaptığımız röportajlarda; emeğin kampüs içindeki karşılığını, karşılaşılan zorlukları ve dayanışma biçimlerini konuştuk. Farklı deneyimlere yer vermek adına biri kadın, biri erkek ve biri kuir ve öğrenci olan üç işçiyle bir araya geldik.

1 Mayıs Eylemlerine Katılım

1 Mayıs İşçi Bayramı’ndaki eylemlere katılımına baktığımızda, konuştuğumuz üç kişiden yalnızca birinin geçtiğimiz sene Tandoğan’a gidebildiğini görüyoruz. 2025’te Tandoğan’a giden işçinin bakış açısından eylem şu şekilde geçiyor: “Ya, ilk kez katıldım. Farklı bir hava vardı. Yani benim için çünkü gerçekten ilk kez böyle bir ortamda bulunmak farklı hissettirdi bana. Bir çalışan olarak gittim oraya zaten. Biraz korku vardı açıkçası. Çünkü etrafta çok fazla polis vardı. Kalabalıktı. Yani rahat hissettiğimi söyleyemem ama tamamen de korku içinde olduğumu söyleyemem, o arada bir yer.” Diğer iki kişiden biri, bölüm kantini çalışanı bir işçi olarak 1 Mayıs’ın resmi tatil olması nedeniyle evde vakit geçirmeyi tercih ettiğini ifade etti.  ODTÜ yurtlarında çalışan bir diğer işçi ise geçmişteki tüm 1 Mayıs’larda çalışmak zorunda kaldığını belirtti. 

Bu seneki eylemlere katılım açısından bakıldığında ise görüştüğümüz üç kişinin de katılamayacağını, iki işçinin 1 Mayıs’ta çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz. Çalışacak olan iki işçiden biri, aynı zamanda öğrenci olan bir arkadaşımız, ailesinden maddi bir destek almadığı ve 1 Mayıs’taki mesaisinden normalin iki katı kadar para alacağı için o gün çalışmayı tercih etmek zorunda kaldığını belirtti. ODTÜ yurtlarında çalışan diğer kişi ise yurtların işleyişinin otel gibi olmasından ötürü diğer resmi tatiller arasında seçim yapması gerektiğinden bahsetti: “1 Mayıs’ta yine mesaiye geliyorum. Keşke ‘Çalışmayın, gelmeyin’ deseler ama yurtlar tabii demiyor öyle. Buna zaten yıllık izin kullanamıyoruz. Otel gibi işlediği için Kurban Bayramı’yla diğer resmi tatiller arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Hep de denk geldi. 1 Mayıs’ta hep çalıştım, Kurban Bayramı’nda memlekete gidebilmek için. Yoksa eşimle beraber Tandoğan’a eylemlere gitmeyi çok istiyorum.”

Çalışma Şartları ve Emeklerin Karşılığı

Kapitalizmin ve neoliberalizmin diyalektiğinin günlük koşullarımızı şekillendirdiği atmosferde, işçilerin büyük bir çoğunluğunun hayatlarının en az bir döneminde ağır çalışma şartlarına maruz kaldığını görebiliyoruz. Kadın işçiyle çalışma şartlarını ve emeğinin karşılığını alıp alamadığını sorduğumuzda ise olumsuz ve yorgun bir yanıt aldık. Yurttaki kat görevlisi sayısının azlığına ek olarak gece vardiyalarının olmasının kendisini ve diğer işçi arkadaşlarının yükünü arttırdığını belirtti: “Çok yorulduk, çok yıprandık. Vücudun da bir kapasitesi var. Evimize yetemiyoruz.” Emeğinin karşılığını maddi olarak alabildiğini fakat bunun da koşullu olduğunu söyleyen işçi, hem kendisinin hem eşinin iki işte birden çalıştığını ve yalnızca bu sayede geçinebildiklerini ekledi. Başka bir perspektiften bakıldığında, kadın işçi röportajından aldığımız bu sözler aynı zamanda birinci dalga feminizmden beri süregelen tartışmalara; kadının çifte yüküne ve ev içi emek sömürüsüne de işaret ediyor. Erkek ve kadın eşitsizliğinin iş çeperinde yeniden üretildiği bağlamda, kadınlar bu kadar zor şartlarda ekonomik olarak stabil kalmaya çalışırken aynı zamanda ‘evlerine yetmeye’ çalışıyorlar.

Kuir ve öğrenci işçiden aldığımız yanıta baktığımızda, mevcut çalıştığı yerdeki koşulların görece daha iyi olduğunu, hiç değilse kendi olabildiğini söylediğini görüyoruz. Kimliği açısından diğer iş ortamlarına göre daha güvende hissettiğini belirtse de bir çalışan olarak iyi şartlarda çalıştıklarını düşünmediğini ekledi. Röportajı vermeden önceki günden bir örnek veren sıra arkadaşımız, bir kafede çalıştığını ve vardiyasının akşam 6’da başlayıp gece 1’de bittiğini aktardı. Emeğinin maddi “karşılığını” alabilme konusunda ise daha karamsar bir noktada: “Önceden işverenimiz kârını bizimle paylaşma taraftarıydı. Sonrasında işte yeni ortaklar işe girince artık bu da ortadan kalkmış durumda şu an.”

İşçiler Temsil Ediliyor Mu?

Sendikalardan medyaya, Tandoğan’dan Taksim’e olmak üzere birçok alanda farklı gündemlerle 1 Mayıs ve işçi hakları konuşuluyor, mücadele veriliyor. Peki, konunun öznesi olan işçiler kendilerinin temsil edilebildiğini düşünüyor mu?

Görüştüğümüz üç işçi de farklı alanlarda temsil edilemediklerini düşünüyorlar. Hem kadın hem erkek olan iki işçi; Türkiye’de genel olarak geçim sorununun üstüne işçi temsiliyetinin epey az olduğunu aktardı. Mevcut siyasal koşulların ve hükümetin devam etmesi hâlinde bu durumun değişmeyeceğini ve sendikaların çoğunlukla işçilerin taleplerini sahiplenmediklerini ve hatta grev kırıcılık yaptıklarından bahsettiler. Kuir işçi ise yer yer sahip olduğu kimlik bakımından pozitif ayrımcılıkla karşılaşsa da istediğinin bu olmadığını, hayatın her alanında ve çalışma ortamında da yalnızca eşitlik istediğini belirtti: “…ben pozitif ayrımcılık da istemiyorum. Ben eşit olmak istiyorum sadece diğer çalışma arkadaşlarımla. O yüzden genel sosyal hayatta da, iş hayatında da beni [ben] temsil edildiğimi ya da mental olarak huzurlu bir yerde çalıştığımı çok düşünmüyorum. Türkiye’de de böyle bence. Yani ilk sigortam 2016’nın Temmuz ayında yatmaya başladı. 16 yaşımdan beri çalışıyorum. O günden bugüne huzurlu bir yerde çalıştığımı düşünmüyorum.”

Ne Yapmalı?

Görüştüğümüz üç işçi de bazen umutlu bazen umutsuz olsalar da bu düzenin değişmesi gerektiği konusunda hemfikirler. “Bu değişimin gerçekleşmesi nasıl olabilir?” sorusuna verdikleri yanıtlar ise farklı deneyimler içeriyor. Çözüm bazen hükümet politikalarının değişmesi gerektiğinde, bazen de kuvvetli bir örgütlülük, dayanışma ve korkmadan hareket etmekte görülüyor.

İşçilerden biri çözümün maaşlarla beraber iş olanaklarının artırılması olduğunu, bir diğeri işçilerin korkmamaları ve birbirlerine güvenmeleri olduğunu söyledi. Sendikada örgütlenen bir işçinin farklı yollarla gözünün korkutulduğunu aktaran kadın katılımcı, değişimin metodunu birlik olmakta bulduğunu belirtti. 

Kuir katılımcı ise çözümü toplumun bakış açısı üzerinden tartıştı. Kuir kimlikli bir işçinin mücadelesinde kişinin çalışma ortamında karşılaştığı zorlukları daha çok çalışarak, daha “iyi” olarak ve daha uysal olarak aşması zorunda olduğundan bahseden görüşmeci; metodu, Toplumun insanları kime, kimi sevdiğine bağlı olmadan sadece insan olarak değerlendirmesi, değerlendirmeyi öğrenmesi gerekiyor bence. Ama tabii hani herkesin kendi önyargı şeyi var, kendi önyargı duvarı var.” şeklinde görüyor.

Farklı kimlikler ve yaşam deneyimlerine sahip üç işçinin ortaklaştığı noktalar oldukça açık: Çalışma koşullarının zorluğu, emeğin karşılığının çoğu zaman alınamaması ve buna paralel olarak işçilerin temsiliyetinin epey kısıtlı olması. Tüm bu tabloya rağmen, bu durumun değiştirilemez olmadığına dair ortak bir inanç da korunuyor.

Bu inançların farklı noktalardan birleştiği perspektifler, çalışan insanların hayata ve çalışma şartlarına karşı tutumlarının birleştiği yer olan 1 Mayıs İşçi Bayramı; tüm bu noktalarda, kendi coşkulu havzasında toplayarak tüm işçileri pasif bir özne olmaktan çıkarıp umutlarını her sene yeşermesine olanak sağlıyor. Kapsayıcılıkla, coşkuyla ve işçilerin sloganlarıyla yeşertilen tüm kimliklerin umudunu ortak olarak canlı tutan 1 Mayıs İşçi Bayramı bu yüzden sembolik olarak ve işçi mücadelesinin kendi içindeki diyalektikle yeniden üretilmesi oldukça değerli bir noktada duruyor. 

“Mücadele eden yenilebilir. Mücadele etmeyen ise zaten yenilmiştir.”

                                                                                                                        -Bertolt Brecht

Türkiye tarihinin bugün geldiğimiz noktasında; sınıf hareketine dair kültürün, mücadelenin ve perspektif açısından kuşaklar arası aktarımın ciddi bir önem ve atılım arz ettiği bir yerdeyiz.

Zamanda ve mekanda tüm kazanımları elinden alınmaya, yasaklarla ve şiddetle baskılanmaya çalışılan işçi hareketi; bugün hepimizin haysiyet ve hak arama mücadeleleri için bir meşale görevi görmektedir. Burada, Türkiye işçi sınıfının ve hemen hemen her toplumsal kesimin, iradeye ve özneleşmeye dair alabileceği büyük bir ders var.

Walter Benjamin’in vurguladığı gibi: Hafıza yalnızca bir geçmişi kazıma aracı değil, onun tiyatro sahnesidir. Gelecek kuşakları kazanmak için bu geçmişi kendi sözümüzle sahnelemek zorundayız.

ODTÜ’den Tandoğan’a, Tandoğan’dan Taksim’e; toplumsal bilincimizde gerisine çekildiğimiz her mevziyi geri kazanmalı ve ortak bir düşü tekrar görmeye başlamalıyız. Bu ablukayı kırmak için neleri kaybettiğimizi, o görkemli direnişleri ve kampüslerden meydanlara uzanan dev kalabalığı, hatırlamak zorundayız.


Editörler: Aleyna Bahar Avkıran, Ece Özbay, Elif Gülare Çakır

BENZER İÇERİKLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sponsor

Bu platform Nish Digital tarafından desteklenmektedir.

POPÜLER İÇERİKLER