Ana SayfaÖne Çıkanlar...Biraz da Güneşe Doğru Yürüyelim: Bir Kuir Film Derlemesi

…Biraz da Güneşe Doğru Yürüyelim: Bir Kuir Film Derlemesi

(Aşağıda yer alan ilk film yazısı bazı okuyucular için rahatsız edici içerik bulundurabilir.)

Onur Ayı’na, dayatmalar ve baskılara hiçbir zaman boyun eğmeyeceğimizin ve her zaman birbirimizle dayanışacağımızın teminatıyla başlıyoruz. Bu esnada da beraberken kendimiz olabildiğimizi hissettiğimiz dostlarımızla veya kafa dinlemek için yalnız olduğumuz bir akşam kendimizle izleyebileceğimiz bir kuir film derlemesi yaptık. Sinema her zaman bir direniş ve temsiliyet alanı olmuştur. Kuir sinemanın da direnişimiz için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Mücadelemizi beyaz perdeye taşıyan yapımları sizlerle baş başa bırakıyoruz. 

Female Trouble (1974) & Pink Flamingos (1972) 

John Waters’ın yönetmenliğini yaptığı Female Trouble ve Pink Flamingos, konuları açısından farklılaşsalar da verdikleri mesajlar açısından aslında kuir sinemasında çok önemli bir yere oturan iki film.  İki filmin de başrolü olan Divine, John Waters’la yaptığı iş birliğiyle kuir kültürün de ötesine geçerek pop kültürde referans edilen bir figür haline geliyor. Divine’ın drag karakteri, çoğumuzun çocukluktan tanıdığı Little Mermaid filmindeki kötü karakter Ursula’nın referansı. Female Trouble filminde Divine ünlü olmak isteyen Dawn adında bir suçluyu canlandırırken Pink Flamingos filminde Divine adıyla dünyadaki en iğrenç kişi olmayı hedefleyen bir karakteri canlandırıyor. John Waters’ın filmleri çoğu zaman kült filmler arasında yer alsa da o dönem daha çok alternatif sinemada büyük bir isim olarak yer alıyor. Pink Flamingos filmi geniş bir kitleye yayınlanıyor fakat filmin içeriği o dönem hem genel kitleyi hem de kritikleri kızdırıyor. Fakat absürtlükte ve cafcaflıktaki ironiyi görüp eğlenebileceklere ilk önerim bu filmler olur.

Waters’ın kuir kültüründe ve sinemasındaki yeri sadece filmlerinin cafcaflı ve absürt senaryolarından ve karakterlerinden gelmiyor; aslında o absürtlüğün altında yatan mesaj, bazen çok fark edilmese de Waters’ın büyük bir yönetmen olarak anılmasının en büyük sebebi. Pink Flamingos’taki karşıt karakterlerin en iğrenç insan olmak için yarışması bir tesadüf ya da absürtlük için yapılmış değil; dönemindeki kuir insanlar iğrenç olarak adlandırılmasından yola çıkarak bu etiketin karşısında onun tam tersini kanıtlayarak değil, onu benimseyerek bulunuyor. Sadece bir etiketi alıp ona karşı mücadele verirken sürekli bir “makul” kuir etiketinin de karşısında duruyor aslında. Film boyunca Divine, etik dışı yaptığı hareketlerle buralarda kendini meşru buluyor; iğrenç etiketini benimsemek film karakteri için bir yenilgi değil, bir mücadele biçimi oluyor.

Her iki filmin de ögesi olan kahramanlar aynı zamanda filmdeki kötü karakterlerle aynı özelliklerle var oluyor. Divine her iki filmde de kahraman olarak kötü karakterlerle bir yarışma için bu ünlü olmak ya da dünyadaki en iğrenç insan olmak olsun. Fakat Waters’ın filmlerinde kötüyü kahramandan ayıran şey, etik olmayan hareketlerinin arkasında durması. Pink Flamingos’ta kötü karakterler olan Marble çifti iğrenç olma olayı ciddiye binince bunu bırakıyor; aynı şekilde Female Trouble’da da Dasher çifti Dawn’ın ün için her şeyi yapacağını anlayınca işten cayıyor. İki filmde de kötü karakterler aslında etiketleri gizlice benimseyerek “farklı” olma çabası güdüyor fakat kahraman olan Divine etiketi bir etiket olduğu için değil, yaşamı ona bağlı olduğu için benimsiyor. Aslında Waters filmlerindeki absürt yarışı gerçek hayatta kendini gizleyip “farklı” olma çabası güderek kuir kültürün kullanılmasını eleştiriyor. Waters için bir karakterin yapabileceği şey etik olarak sorgulanabilecek hareketler değil, onları yapıp benimseyememekten geçiyor. 

Waters kuirliği genel bir kitleye “makul” olarak sunmayı bir çözüm olarak görmüyor, tam tersi kuirlerin suçlandığı her bir etiketi benimseyip onları abartarak bir mücadele vermeye tercih ediyor. Waters’ın filmleri gençliğiyle, etik olarak sorgulanabilecek öğeleriyle, cafcaflı ve absürt karakterleriyle aslında bir kuir mücadele veriyor; çünkü Waters için gizlide yaşanan ve bırakılan bir hayat en kötü hayat. Bu filmleri belki de anlatırken onları en iyi özetleyecek replikleriyle bırakmak en iyisi olur:

Pink Flamingos:

Kill everyone now! Condone first-degree murder! Advocate cannibalism! Eat sh*t! Filth is my politics! Filth is my life! (Herkesi öldür! Cinayeti akla! Yamyamlığı savun! B*k ye! Pislik benim ideolojim. Pislik benim hayatım!)

Female Trouble:

I worry that you’ll work in an office, have children, celebrate wedding anniversaries. The world of the heterosexual is a sick and boring life.” (Bir ofiste çalışıp, çocuk sahibi olup, evlilik yıldönümleri kutlayacağından endişeleniyorum. Heteroseksüel dünya hasta ve sıkıcı bir hayat.)

Dönersen Islık Çal (1993)

Yönetmenliğinin Orhan Oğuz’un yaptığı Dönersen Islık Çal, o döneme göre alışılageldik dışı bir arkadaşlığı ele alıyor. Fikret Kuşkan’ın canlandırdığı trans kadınla Mevlüt Demiray’ın canlandırdığı dwarfismi* olan iki kişinin arkadaşlığı filmin ana konusu. Beyoğlu’nda yolları kesişen iki karakter aslında ilk başta birbirlerini sevmese de birlikte vakit geçirdikçe birbirlerinin en yakın dostları oluyor. Toplumun farklı dışlanmış kesimlerinden olan iki karakter de ilk başta tam olarak onları kabul etmeyen toplumun dilinden konuşuyor ve birbirlerini kabul etmiyor. Vakit geçtikçe ve zorunlu olarak geçirmek zorunda oldukları vakitle beraber aslında o toplum dilini bırakarak sadece birbirlerini anlamıyor, aynı zamanda da bir arkadaşlık geliştiriyor. Sadece verilen mücadele anlaşılmıyor, bunun yanında da bu mücadelede birbirlerine destek çıkıyor aslında karakterler. Seçilmiş bir ailenin önemi filmde bir mesaj olarak vurgulanıyor.

Film her iki karakter özelinde de aslında birçok kötüleyici kelimenin kullanımıyla başlarken bu dil zamanla yok oluyor çünkü karakterler onları dışlayan toplumun dilinden vazgeçiyor. Film belki de burada çok vurucu bir mesaj veriyor; toplumun farklı sebeplerden dolayı zincirlediği iki karakter zamanla bu zincirlerin birbirlerine karşı değil, beraber mücadele edilerek kırılacağını benimsiyor. Filmin ana odak noktası da bu oluyor, iki karakterin dostluğu yaşadıkları ve vermek zorunda oldukları mücadeleyle zenginleşiyor ve hayat buluyor. Toplum baskısı onlara nefreti öğretmiş olsa da onlar sevgiyi tekrar öğrenmeyi tercih ediyor. 

Peki filmin ismi neden Dönersen Islık Çal? Filmin sonunu çok ele vermeden anlatacak olursak karakterlerden birinin başına kötü bir şey geliyor ve Taksim sokakları arkadayken karakterlerden birinin diğerine söylediği söz “Dönersen ıslık çal” çünkü iki karakter arasındaki bağ artık filmin başındaki yabancılıktan çok uzak ki biri aralarından ayrılırken bile beraber olma isteği var. 

”Hep gece yürüyecek değiliz ya, biraz da güneşe doğru yürüyelim.” 

Filmdeki belki de en vurucu repliklerden olan bu söz, toplumun dışlayarak gecelere hapsettiği insanların dostlukla, sevgiyle ve mücadeleyle güneşi fethedişinin hikâyesi.

Bound (1996)

Bound, kuir sinemanın başyapıtlarından biri. Alışılagelmişin dışında akan senaryosu, yönetmenliği ve arka planıyla çok farklı alandan izlenmeye değer bir film. Öncelikli olarak Bound, hep izlediğimizin yanı sıra bir aşk değil; suç filmi. Bu yönüyle hikayenin içine çekmesi kaçınılmaz bir noktaya geliyor ve koltuklarınızın ucunda izlemek dışında bir seçenek bırakmıyor, farklı sebepleri olabilir elbet. 

En önemli özelliklerinden biriyse Bound’un Wachowski Kardeşler tarafından yönetilmiş olması. Wachowski Kardeşler açık trans kadın kimlikleriyle tüm dünyaya bir meydan okurken, kalemleri ve kameralarıyla her zaman izleyiciyi şaşırtmayı başarıyor. Wachowskilerin olduğunu bilmiyor olabileceğiniz en ünlü serilerden biri The Matrix de bizi bir trans alegorisi olarak selamlıyor esasında. Bound’a geri döndüğümüzde, lezbiyen bir çifti orta noktasına alan bu filmde;  “male gaze” dediğimiz fenomen asla görülmüyor. Mafya çatışmalarıyla çevrelenmiş olsa bile bu olayların ortasında kuir izleyiciyi tatmin edecek kadın erotizmini ve römansını, ilişkilerin karmaşıklığını doğrudan incelikle işlenmiş şekilde aktarıyor. Halihazırda aile on yılındayken Wachowski Kardeşler’in bu eserini izlemek çok değerli. Hem filmin yazarlığı ve direktörlüğü açısından hem de taşıdığı tarihi yük ve amaç noktasından geçtiğimiz yüzyılın lezbiyen sineması için en değerli filmlerden biri. 

Violet ve Corky’nin aşkıyla filmin dinamiğini en iyi şekilde açıklayan bir alıntıyla:

C: You know what the difference between you and me, Violet? (İkimizin arasındaki fark ne biliyor musun, Violet?)

V: No. (Bilmiyorum.)

C: Me neither. (Ben de.)

Fucking Åmål (1998)

Liseli lezbiyen bir kadını konu alan bu film, artık “demode” diyebileceğimiz kuir sinema türlerinden sıkılmış olabilecek herkes için çok uygun bir seçim olur. Politik arka planı ağır olmasa bile lisede açık lezbiyen bir kadın olmanın hissettirmiş olabileceği tüm duygular; korkular, hayal kırıkları, heyecanlar ve mutluluklar gerçekçi bir şekilde yansıtılmış. Başrolümüzün sıkışık hissettiği memleketinden kaçmak isteğiyle filmde tekrar tekrar söylediği söz, “F*cking Åmål” (Åmål’ı s*keyim.)  Yaşadığı şehirden artık kaçmak isteyen ve evini bulmak isteyen tüm kuir liseliler için yazılmış bir film adeta. 

Kapana kısılmış gibi hissetmekle aynı anda özgür de hissetmeyi gösteren bir film. Kafa karışıklığı ve ilk sevgililerin genç kuir bir kadının hayatında nasıl bir etkisi olabileceğini, belki daha önce izlemiş olabileceğimiz herhangi bir kuir filmde olmayacak şekilde tamamen saf ve filtresiz bir şekilde anlatıyor. Nefretin de varlığını kabul ederek aşkın hiçbir zaman güven kaybedilmemesi gereken bir şey olduğunu, arkadaşlık ve aşk arasındaki ince çizgilerin ne kadar da bulanıklaşabildiğini hepimizin elbet bir türde deneyimlediği şekilde görebiliyoruz bu filmde. 

The Watermelon Woman (1996)

Film yapma tutkusu olan siyahi lezbiyen bir kadını konu alan The Watermelon Woman, kuir sinema için yeni bir soluk oldu.  İlk defa siyahi lezbiyen bir kadın tarafından yazılan, yönetilen ve başrolünde yer alınan film olmasıyla ismini çok önemli bir yere yazdırmıştır. Filmin ismiyse başrolümüz Cheryl’in izlediği filmlerdeki “The Watermelon Woman” (Karpuz Kadın) isimli gizemli siyahi aktrisin hayatını öğrenip bunu bir belgesele çevirmeye çalışmasından geliyor. 1996 yılında çekilmiş olmasına rağmen günümüz medyasına çokça yakın bir yerden icra edilmiş bir film olmasıyla sinemaya yön vermiş olarak atfedilebilir. 

Genç siyahi lezbiyen bir kadın olarak var olmanın günlük hayat içerisindeki gösterisiyle aynı zamanda çok da keyifli bir seyir ve mizah zevkiyle izleyiciyi kendine çekebiliyor. Hem kuir kadınlar arasındaki arkadaşlığı hem de aşkı inceliyor ve bu esnada sanki karakterler bizim yanımızda, arkadaşlarımızmışçasına bir atmosfer yaratıyor. Her kuir genç kadının kendinden bir parça bulabileceği bu film, özellikle kuir sinemanın tarihini inceleyebilmek için de kesinlikle izlenmesi gereken eserlerden biri.

My First Summer (2020)

Bu film özellikle ilk defa âşık olmuş kuir kadınlar için yapılmış olabilir. İlk aşkı keşfetmek ve bu gerçekliğin masumluğunu, samimiyetini ve saflığını sıcacık bir şekilde ekrana yansıtıyor. Ben, kendim ilk sevgilimle birlikteyken bu filmi izlemiştik ve henüz lisedeki iki kuir kadın olarak aramızdaki ilişkiyi ve bağları tekrardan görmemize neden olmuştu. Hissettiğimiz şeylerin ne denli özel olduğunu anlayabilmiştik bu filmi izlerken ve hiçbir zaman bitmeyecek gibi hissettirmişti. “I feel more alive than I’ve ever felt.” (Daha önce hiç hissetmediğim kadar hayatta hissediyorum.)

Demem odur ki bu denli zorluklar ve baskılar altında yaşadığımız bu dünyada; suratınıza güneş vurur gibi ısınacağınız genç lezbiyen bir aşk için izlemenizi önerdiğim bir film. Camdan dışarı baktığınızda karşılaşabileceğiniz herhangi bir aksiliğin karşısında güvenli ve büyüleyici bir dünyaya kaçabileceğiniz bir evren. Toni Morrison’ın da dediği gibi: “We were girls together.” (Biz birlikte kız çocuklarıydık.)


Editörler: A.Zeynep Kara, Zeynep Sena Yüksel

BENZER İÇERİKLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sponsor

Bu platform Nish Digital tarafından desteklenmektedir.

POPÜLER İÇERİKLER