Ana SayfaÖne ÇıkanlarODTÜ REWIND'25: Hepimiz İnsan Doğarız ama İnsan Ölmeyiz Bazılarımız

ODTÜ REWIND’25: Hepimiz İnsan Doğarız ama İnsan Ölmeyiz Bazılarımız

Ellinci kez çeviriyorum yastığın yüzünü. Altında ezilmeye başladığım yorganı tekmeleyerek sıyırıyorum. 

Balkonda bir saksı boyu kar, terlikler şurada ya da ilerde. Kapısını açıp dikiliyorum önünde; önce ayaklarım serinliyor, sonra terim soğuyor; buraya döneli bir ay oluyor bu gece.

İncecik bir ses duyuyorum; ne olacak bu saatte, ya kuş sesi ya kapı gıcırtısı. Derken bir ses daha, yüksek ve ağlamaklı bu sefer. O zaman fark ediyorum: Çoraplarımın rengi değişmiş, mutfak buz gibi; sesin sahibi de minik ayaklarını kavuşturmuş, büyümüş gözbebekleriyle bana bakıyor. Aceleyle kapatıyorum kapıyı, “Gel!” diyorum “Daha sıcak bir yere geçelim.”

“Uyuyamadım.” diyor ve ben neredeyse sevineceğim buna. Tam bir ay sonra ilk defa benden çekiniyor gibi gözükmüyor. Kafamı sallıyorum ben de, konuşsam büyü bozulacak sanki. “Arkadaşlarım,” diyor, “dün anlattı.” Tepegöz diye bir şey varmış; hortlaklar, gulyabaniler… Gece olunca ortaya çıkarlarmış, ya uykusunda gelirlerse şimdi? “Yok,” diyorum, “o öyle değil hiç. Ben elflerden dinledim doğrusunu, anlatayım sana da.”

Hepimiz insan doğarız ama insan ölmeyiz bazılarımız. Büyüyünce faniler, bazı seçimler yapar. Tüm yaşananlar bu seçimlerin sonucudur. Elfler anlatır durur; asla unutmayalım diye, dünden bugüne zulmü seçenlerle insan kalanların savaşını. Senin bu saydıkların, insan gözükür yine, dışarıdan anlayamazsın ilk bakışta. Oysa zamanında, kalplerini kendi elleriyle söküp çıkarmışlardır. Bu tepegöz dediklerin mesela, bugün kime nasıl zulmetsek diye açarlar gözlerini, cevabını bulunca da ararlar gulyabanileri. Bu tepegözler, gulyabaniler, kolay kolay terk etmek istemez fani dünyadaki güçlerini. Hortlaklaşır ruhları, farklı bedenlerde karşımıza çıkar. Biliyorum korkunç gözüküyor tüm bunlar ama büyüdükçe kolaylaşır kötü ruhları ayırt etmek ve insan kalanlar mücadelesini el ele, omuz omuza verir. 

Aferin, gerçek değil onlar deyiverseydin ya, ne anlatıyorsun çocuğa? Dönüp endişeyle suratına bakıyorum. Onunsa gözleri kaymış, nefes alışverişi değişmiş bile. Annem odadan çıkageliyor. “Bu çocuk niye burda uyuyor?” 

“Yat hadi sen de.” diyor sırtımı sıvazlayarak. Yok, masanın başına geçme vakti şimdi. “Sonunda ne yazacağımı buldum.”

Takvimler 19 Mart’ı gösteriyordu, memleketin üstüne ağır bir sis çökmüştü. İnsan kalanlardan biri daha tepegözün buyruğuyla zincirlere vurulmuş, zindanlara kapatılmıştı.  Tepegözün uzun zamandır gerdiği hava bu sefer bir fırtınaya dönüşecekti. Elflerin anlatılarına göre, bu fırtınanın ilk yankısı başka bir diyarda başlamıştı. Barikatları yıkabilme, zincirleri kırabilme düşüncesi tüm memlekette bu şekilde zuhur bulmuştu. Bu düşünce, tüm diyara yayıldı. Bir insanı daha tepegöze teslim etmeye niyetli değildi kimse. 19 Mart günü, 5. yurt önünde toplanan pek çok insan fırtınanın rüzgarını arkasına almıştı. Adımları, bu diyarı aşıyor ve daha da büyüyordu. Yolun sonunda ise tepegözün karanlık buyruğuyla salınan gulyabaniler bekliyordu. Gaz bulutları, plastik mermiler, gök gürültüsün andıran seslerle saldırdılar; fırtınayı biçebileceklerini sanarak. İnsanlar geri döndüğünde hayatı durdurup tepegözü kuşatma altına almışlardı. 

Geçen her gün boyunca tepegöz saldırılarını arttırıyordu. Pek çok diyardan insan kalanların zincirlere vurulduğu bilgisi geliyordu. Diğer insanlar ise gerek tepegöze gerek hortlaklara karşı mücadelelerini büyütüyordu. A1 kapısında günlerce süren direnişte Gulyabaniler daha da azgınlaşmıştı. Yakıcı sular, gazlar insanların üstüne salınıyor; dünya adeta bir savaş alanına dönüşüyordu. Bunun sebebi açıkça hortlaktı. Hortlaklar, tepegöz tarafından dünyaların her birinde görevlendirilir, tepegözün çıkarını korumak için her şeyi yaparlardı. Bu saldırıların kapısı da hortlağın eliyle açılmıştı: Gulyabanileri çağıran da onlara yol veren de oydu. Bu gerçek bir gün açığa çıkacaktı. Bir gulyabani “Bu kuşatma, hortlak ile diyarın valisinin emridir.” diyecekti. 

En karanlık gece ise kuşkusuz Fizik Çimleri’nde bir araya gelen insanlara saldırmaktı. İnsanca ve içten bir gecede; şarkılar söyleniyor, türküler okunuyordu. Umut büyütülüyordu. Gece yarısı, gulyabaniler çimlere üşüşmüştü. Plastik mermiler yağmur gibi yağdı, dokuz insan zincirlere vuruldu, teslim alındı. Teslim alınan insanlar sorgulandı, ilerleyen süreçte hesap da sorulacaktı. Tepegöz, susturmaya ve durdurmaya niyetliydi ancak isteği oyunun kurallarına bile tersti. Ne vurulan zincirler ne sorgulamalar ne de hesap sormalar insanları durdurabilecekti. Elflerin anlatısına göre bayramlardan bir tanesine de böyle bir atmosferde gidildi. Tepegözün yıldırabileceğini sandığı her şey insanları daha da güçlendirmiş, tüm diyarlar insanlarla dolup taşmıştı. Bu insanları zapt edeceğini düşünen gulyabaniler bile sırayla onları izlemiş, bir nebze de olsa etkilenmişti. 

Elflerin dediğine göre;

Zincire vurulanlar, insan kalmakla suçlanmıştır. Yan yana durmak, şarkı söylemek, özgürlüğü savunmak tepegözü korkutmuştur; yapanları teslim almak için suç sayılmıştır. Zincire vurulmuşlar da bugünün mücadelesini büyütmek için bir sebeptir, borçtur bu onlara. Çünkü biliriz ki tepegözün korkusu büyüdükçe, gulyabaniler azgınlaştıkça, insanlar yan yana gelir. Zindan kapıları elbet açılır, her zaman geriye kalacaklar elfler ve insan kalanlardır. 

Sanki göklerden, bulutların ardından yavaşça süzülüyordu insanlar. 8 yıllık yasağa direnmenin ardından sonunda bu diyarın ortasındaki o binadan inişi yapıyordu DKSK. Binanın tepesinde açtıkları ve iniş sırasında sırtlarında taşıdıkları pankartlarla; ayrıştırıcı, kadınları hor gören, özgürlük karşıtı tutumların önünde duruşlarını sergileyip diyardaki tüm öğrencilerin sesi olmuşlardı.

Öğrencilerin önüne inşa edilen, utanmadan göklere uzanmaya çabalayan bir barikat sarmıştı her yeri. Tepegöz’ün yolsuzluklarıyla, Hortlak’ın liyakatsizliğiyle ve gulyabanilerin acımasızlığıyla daha da sağlamlaşmıştı fakat bir bir devrilecekti o barikatın tuğlaları. Öğrencilerin direnişleri ve sergiledikleri dik duruş, ellerindeki balyozla barikatı yıkacak gücü verecekti onlara. Ve tüm o haksızlıklardan oluşan tuğlalar teker teker indi göklere uzanan barikattan aşağıya. Bu diyarın zemini ile buluştukları anda toz bulutu haline geliyorlardı, ayakta duracak güç bırakılmayacaktı o tuğlalara. Ardından güçlü bir sarsıntıyla irkildi tüm diyar. Ve bir defa daha.

         Sanki ben de içimde hissetmiş gibi olmuştum bu sarsıntıyı, ruhumun derinliklerine kadar. İçimi saran titreşimlere karşı koymak iyice zorlaşmıştı. Dayanamayıp sandalyemi geriye doğru ittiğim anda zemin ile sandalyenin ayakları arasındaki sürtünmenin çıkardığı ses, ellerimi acıyla kulaklarıma götürmeme neden oldu.

         Bu sefer sesler belirli bir ritimle yaklaşıyordu, sarsıntılar netleşerek adımların ayırt edilebileceği bir tempoyu bulmuştu. Fizik çimlerinden başlayan adım ve slogan sesleri artık tüm diyarı kaplamıştı. Öğrencilerin ellerinde tuttukları kağıt parçalarının her biri yaşanmışlıklardan birer iz taşıyordu. O, Tepe göz’ün elinden aldığı özgürlüğü için sallıyordu pankartını; bu, Hortlak’ın direnişe engel olma çabaları için; şu ise gulyabanilerin düşmanca davranışları için.  

         Ve bu diyarın geleneği haline gelmiş, Hortlak’a, gulyabanilere rağmen yeri göğü inletecek şenliğin vakti sonunda gelip çatmıştı. Tam 36 yıldır süregeliyordu bu gelenek, dört kolla sarılan öğrenciler sayesinde böyle de devam edecekti. Üç gün sürse de bu ruh, yılın her günü içlerindeydi. Uzak diyarlardan gelen ve sesleriyle sanki tüm evreni büyüleyenlerle dolmuştu dört bir yan. O sırada gulyabanilerin bile etkisi, otoritesi sönümleniyordu tüm bu coşkuyla. Sonrası da zaten kendisini açıklıyor: Devrim’i azimle inleten zıplayışlar ve büyük bir hevesle eşlik eden sesler…

         Derin bir nefes aldım göğüslerimi şişirerek. Havanın akciğerlerimi doldurduğunu hissettim iyice. Kulaklarımda o büyüleyici ezgiler dans ediyordu sanki. Gözlerimi kapatıp bir süre kendimi bu tınıya bıraktım. Ardından sandalyemin pozisyonunu tekrardan ayarlayarak geri döndüm o diyara.

Her yaz olduğu gibi odasında evrakla uğraşıyordu Hortlak. Ağustos sıcağına rağmen durmaksızın çalışan klimanın ferahlığı hakimdi odaya. Sıkıcı bir gündü onun için, yapmaktan keyif almadığı ve birtakım kağıt işleriyle boğulmuştu masası. Bu her ne kadar istemediği bir durum gibi görünse de Tepegöz’ün bir kuklası olarak kalabilmek için sesini çıkarmaması gerekiyordu çünkü engelleri var etmek onun göreviydi. Öğlene geliyordu saat, sıcaklık dayanılmaz bir hal alıyordu. Klimasının ferahlığından biraz olsun ödün vererek camı açtı Hortlak. Camı açar açmaz kulağı yüzlerce insanın hep bir ağızdan kükreyişi ile çınladı. İşçilerdi bunlar, emekçiler, öğrenciler… Karşılanana kadar diretecekleri taleplerini dillendiriyorlardı. Bu talepler karşılanana dek çekiçlerini kenara bırakmışlardı, çalışmayacaklardı. Hatırlamıştı hortlak günler öncesinde umursamadığı kalesine asılan pankartı. Hafife aldıklarının, zayıf gördüklerinin seslerini çıkaramayacaklarını düşünmüştü. Fakat hiçbir şey beklediği gibi değildi, çok kalabalıklardı. Tepegözün başarısızlığı ve yolsuz politikaları nedeniyle değer kaybeden paraları, hak ettiklerinden daha az olan paraları, onlara yetmiyordu. Seslerini çıkarıyorlardı. Sabah akşam çalışıyorlardı fakat hak ettiklerini alamıyorlardı. Gece çalışmanın zorluğu anlaşılmıyordu sanki, tabii nerden anlaşılacak ki? Tepegöz hiç gece çalışmamıştı. Sabah kahvaltısından sonra çalışıyor gibi yapar, akşam canı sıkıldı mı özel aracıyla dönerdi sarayına. Hortlak da farksız değildi. Odasında yankılanan bu sesler bir kükremeyi andırıyordu resmen. Sanki Hortlak, hayatı boyunca o güne dek yaptığı her şeyin, toplumun diğer kesimindeki yansımasıyla yüzleşiyordu sanki o sesler ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Duymazdan geliyordu sesleri fakat öğrenciler neden oradaydı, anlayamıyordu. Her geçen gün ulaşılması daha da zorlaşan en ufak ihtiyaca bile erişmeleri zaten çok zordu, bu yaptıkları eylemler mi kurtaracaktı onları?  En basit ihtiyaçlarını bile karşılayabilmeleri için zaten çok paraya ihtiyaçları vardı. Sonra kendi kendine tekrarladı Hortlak, belki de anladı: En basit ihtiyaçlarını bile karşılayabilmeleri için zaten çok paraya ihtiyaçları vardı. Sesler yükselmeye devam ediyordu. Kulağını tırmaladı bu seslerden bir tanesi: ‘İşçi grevde, hortlak tatilde!’ ’

            Tam o an terler içinde yatağından fırladı hortlak. Kabus görmüştü. Kalesinde olmadığını fark etti. 3 ay önce, ay başında gördüğü insanlar neden ağustosta kabuslarına girmişti? Kabustan uyanmanın şokunu atlatamıyordu. Neden 1 Mayıs’ta gördüğü insanlar onun kabuslarındaydı. Duruma anlam veremiyordu. Sabah rutinini gerçekleştirmek için televiyonu açtı. Tepegöz’e yakın kanallardan birinde kalesini ilişti gözüne Hortlak’ın. Kabusunda gördüğü insanlar, 1 Mayıs’ta meydanları inleten, sokaklarda dolup taşan ve haykırışlarıyla tüm dünyayı kavuran bu insanlar, sanki kendisinin peşindeymiş gibi hissetti hortlak. Korkmuştu. Sanki hesabı sorulacaktı yaptıklarının. Bu korku yalnızca Hortlak’ın kabusu değildi. Bazen bir figürün yaşattığı dehşet, kendisinden daha büyük bir kötülüğün gölgesinin karanlığıdır.

 Bazı kalpler vardır; ilk bakışta bembeyaz parıldasalar bile içleri çoktan simsiyahtır. Onların yanına yaklaşan herkes, en parlak rengini usul usul kaybeder. Bu yüzden kötülük her zaman bağırarak gelmez; bazen bir yasa metni gibi sessizce girer hayatımıza.

Bu sessizliğin somutlaşmasını izlemiştik, Eymir’de.  Önce duman yükseldi, sonra alevler. Orman yanarken içeride kalan hayvanların kaçabileceği yollar birer birer kapandı. Bir anda Gulyabaniler ortaya çıktı. Kimisi çevreyi sardı, kimisi yaklaşmak isteyen hala canlı vicdanları püskürttü. “Yetkimiz var,” dediler. “Uzak durun, kendiniz için.” Yangına değildi engel olunan yardımlardı. Ağaçlar yanarken yuvalar da canlar da yok oldu. Hayvanlar için bir tahliye planı yoktu; körelmiş kalplerin gözünde “can” sayılmıyordu. Yanan yalnızca orman değildi; yaşama hakkıydı, insanlığa inançtı.

Bunalıyorum yazarken hikayeyi, kalkıp sıyırıyorum perdeyi  ama yok göremiyorum işte. Ben artık bir yerlerde hala parıldayan güneşi göremiyorum. 

Aynı karanlık hayvan katli yasasıyla görünür olmuştu. Sokakta yaşayanı, sahipsiz olanı, savunmasız olanı hedef alan bir metindi bu. Adına yine “güvenlik” dediler. Oysa ıssız ormanın ortasında yine kimin güvende olacağı da kimin feda edileceği de başından beri belliydi. İtiraz edenler oldu: üniversitelerde, sokaklarda, yazılarda… Elfler durmadan anlatmaya devam etti ama gulyabaniler bu sesleri bastırmak için vardı. Emir aldılar, sorgulamadılar ve her zamanki gibi uyguladılar. 

Son umut adalet kapısıydı: AYM. Belki dedik, belki burada durur. Belki artık kuytuda sıkışmış kalpleri sarar boğazlarını ama karar geldiğinde yalnızca tek kelime kaldı: ret. Bu ret, bir hukuki cümleden fazlasıydı; binlerce canın kaderine çekilen bir çizgiydi. O an anlaşıldı: Tepegöz yalnızca kötülük yapmıyor, o kötülüğü koruyacak karanlığı da soğuk elleriyle inşa ediyordu. Gulyabaniler ise bu karanlığın sorgusuz bekçileriydi.

Ben perdeyi aralamaya çalışıyorum hâlâ. Bakıyorum ama ışık eskisi gibi değil. Yine de anlatıyorum. Çünkü elfler susarsa, masal gerçekten biter. Halbuki bu masalda, daha çok detay var duyulması gereken:

Tepegözün dünyasında bazılarımıza yer yoktu. Elfler hep anlatırdı, dinlerdik biz de: varoluşları yasaklı olanları, tepe gözün en çok korktuğu ve uğraştıklarını, aşkı ve isyanı, yani lubunyaları… Uğraşır dururdu tepegöz; varlıklarının silinmesi, bedenlerinin zincirlenmesi, gökkuşağı ruhlarının bu diyardaki diğer tüm renklerle sönüp gitmesi için. Yaşamalarına engel olacak kurallar isterdi mesela; yasak üstüne yasakla, onları adeta unutturmak, bedensiz ve kimliksiz kılmak, varoluşları her köşesinde yeşeren bu diyarın üstünü bir kabus gibi örtmek isterdi. Hormona erişimleri yasaklandı, varlıkları suç sayılmak istendi; kanun taslaklarıyla, davalarla, saldırılarla boğuştu lubunya. Bu diyardan gelip geçen hortlaklar yasaklasa da, gulyabanilerin durmaksızın şiddet ve işkencesi bitmese de, anlatırdı elfler, lubunyanın onuru ve isyanıydı onu güçlendiren. 

Sahiden, bu diyara rengini ve anlamını katanlardı belki de onlar, diye düşündüm. Tüm bu baskı ve yasaklara rağmen haykırmak, her şeyin tam da imkansızlaştığı o noktadan fışkıran bir şeydi belki de. Bitmiş kahvemi tekrar doldurmaya giderken bana ilham veren tam da buydu. Aklıma kazınmış bir imgeydi artık; bu diyarda yerinden edilenler, yasaklananlar ve yadsınanlar… Onların dayanışmasıydı belki de bana ilham veren, onların hikayesinde keşfediyordum bu diyarın asıl ifadesini. 

Tüm bunlara rağmen, anlatırdı elfler; hiç tükenmeyen bir inat, baskılar arttıkça daha da sağlamlaşan bir iradeydi lubunyanınki. Öyle bir iradeydi ki tepegöz ne kadar cezalandırırsa cezalandırsın, hortlak ne kadar yasaklarsa yasaklasın, gulyabaniler ne kadar saldırırsa saldırsın; lubunyalar her zaman bu diyara ait, bütün bu kabusun içinden aşk dolu bir neşeyle, varoluşun neşesiyle filizlenecek, aşkı inadına yeşertecekti. Bu inadın vücut bulmuş haliydi işte 13 yıllık gelenek. Baskı, yasak dinlemeden, gulyabaniler tarafından esir alınmalarına, tepegöz tarafından cezalandırılmalarına rağmen 13 yıldır yürüyor, haykırıyor, direniyordu gökkuşağı ve tüm renkleri. ODTÜ Onur Yürüyüşü’ydü adı. 13 yıldır aynı günlerde bir kez olsun tüm diyar gökkuşağına boyanıyordu, aşkla kaplanıyordu, inadına özgürlük için haykırıyordu.

Bu sırada hortlak yine insanların hayatla bağlantılarını kesmeye çalışıyor, mekanlarını kısıtlıyor; barınma, çalışma, sosyalleşme imkanlarını tadilat adı altında ellerinden alıyordu. Senelerdir gecenin zifiri karanlığında yürümek zorunda bırakılanlar, aylardır da yıkım sesleriyle gözünü açıyordu. Çalışabilecekleri sessiz bir ortamdan yürüyebilecekleri düzgün bir yola kadar… Hortlak her şeyi yakıp yıkıyordu. Sekiz kişilik odalarda sızabileceği bir yer arıyordu gün ışığı, kuşlar silkinip ormanın derinliklerine kaçışıyordu. Hortlaksa tepegözü gururlandırmak için çekiyordu takımını, oturuyordu sapsarı dişleriyle masaya ve öğrencinin, işçinin ekmeği bölüşülüyordu her sabah sofrada. Saatler, günler kovalarken birbirini; verecekleri hesaplara kulaklarını tıkayıp yurt emekçilerine parmak sallayanların tehditleri karışıyordu gökteki uğultuya. 

Hortlak ve tepegöz, dünyasında kadınları da yaşatmıyordu. Bedenleri üzerinde tahakküm kuruyor, seslerini kısmaya çalışıyor, nefretini onların üzerinden yaşatmaya çalışıyordu hiç durmadan. Yine de anlatırdı elfler; geceleri, sokakları, meydanları terk etmeyenleri… Bağırırdı inadına. Kendi diyarlarında da güvende değildi kadınlar. Geceleri aydınlatılmazdı sokakları, tadilatın ardına sığınırdı hortlak. En güvende hissetmeleri gereken yerdi yurtları, çünkü çok uzak diyarlardan gelmişlerdi buraya, geride bırakmışlardı evlerini, ailelerini… Fakat tepegözün beslediği eril zihniyet, burada da rahat bırakmıyordu onları. Tacize varan notlar bırakılmıştı kendi odalarına. Tadilatlar bitmiyordu, sabahlarına yıkılan duvarlarla başlarken yabancılarla dolu koridorlarına çıkmaktan çekinir olmuşlardı. Kütüphanelerinde, mahallelerinde, topluluklarında, dersliklerinde tedirginlerdi. Nasıl olmasınlardı ki? Yalnızca uzak diyarlarda öldürülmüyordu kadınlar; okullarında, evlerinde, işyerlerinde katlediliyor ve nice umutları, hayalleri de onlarla birlikte toprak oluyordu. Baş kaldırıyordu buna kadınlar; kendi diyarlarında birleşiyorlardı, hakları için, yaşamları için… Haykırıyorlardı bir kız kardeşlerini kaybetmemek adına. Bu haykırışları bastırılmak isteniyordu tepegöz tarafından. Piyonu gulyabanileri dikiyordu kadınların karşısına. Diyarlarının sınırlarından geçirmiyor; kalkanları, sopaları ellerinde bekliyorlardı başlarında. Pis sırıtışları hiç silinmezdi o yüzlerinden, fakat o simalar yok olurdu bir taciz, bir saldırı anında. Yine de yürürdü kadınlar; tepegöze, hortlağa, gulyabanilere karşı. İşkenceye, tacize karşı hiç sinmezlerdi; diyarlarında özgürce yaşamak için yürüyorlardı ve yürümeye de devam edeceklerdi. Çünkü biliyorlardı ki; birlikte olunca ne tepegöz, ne hortlak, ne de onların gulyabanileri önlerinde duramayacaktı…

Bu diyar tek diyar değildi elbet direnenlerin olduğu… Biricik yoldaşları da vardı başka diyarlarda ama onların da başından eksik olmazdı tepegözün kondurduğu hortlaklar ve gulyabaniler… Daha üzücü bir parçası daha var aslında bu hikayenin, bazı arkadaşlarını türlü vaatlerle kandırmıştı tepegöz direnenlerin. İnsan hallerinden alıkoymuştu onları; ruhsuz, kaba, faşist birer orka çevirmişti.

   Bu yanı başımızdaki diyarda direnen dostlarımızın demokratik hakları gasp edilmişti; yemeklerini bile kendi keyfine göre zamanlamak istemiş, tepelerine binmişti bu hortlak. Dur demek zamanı gelmişti artık. Bu keyfi zamanlamayı kabul etmeyerek, yemeklerini kendi kaplarına kendileri doldurdu arkadaşlarımız. Ama tepegöz hemen fark etti olanları, yeni planları da vardı üstelik. Bin bir vaatle kandırdığı orkları salacaktı üstlerine ama bir kılıf lazımdı bu işe. Devir teslim töreni adlı bir terane uydurdu ve soktu orkları arkadaşlarımızın diyarına. Üstelik gözü kararmıştı bu orkların. Ellerinde palalar, taşlar hatta soda şişeleri vardı arkadaşlarımıza saldırmak için. Gulyabaniler ise bu olanları kenarda köşede hiç izlediler engel olmadan orklara. Ne de olsa tepegözün piyonlarıydılar ama bununla da kalmadılar. Arkadaşlarımızdan üçünü aldılar, götürmek üzere kötü diyarlara.

    Yolda da hastaneye uğramak gerekiyordu. Başka diyarlardan bile dostları ziyarete geldi arkadaşlarını buraya, ancak gulyabanilerin gözleri karaydı; dayanışmaya gelen tüm öğrencileri almaya çalıştılar gerekçesiz, saf kötülükle… Ancak umutsuzluğa yer olmadığını, yılmamaları gerektiğini bilir direnenler; çünkü yürekleri hep birlikte atar zulme karşı. Onlar varlarıyla yoklarıyla direneceklerdir; gulyabanilere, orklara, hortlaklara ve en önemlisi tepegözlere karşı…

Üç noktalarla bitirdiğim yazımda fark etmiştim aslında herkesin insan gibi ölmediğini. Bazılarımız tepeden bakan bir göz olmaya çalışırken, bazılarımız hortlaklar gibi yeniden gün yüzüne çıkıyordu. Yine de umudum var hâlâ. Her doğan insanın hikâyelerimizi, dünyalarımızı yeşertebileceğine inanıyorum.

Orklara, Gulyabanilere ve daha nicelerine direnecek insanlar tanıyorum. Tanıyorum, çünkü yazdıkça çoğalacağız; direndikçe büyüyeceğiz. Sözlerimizle, hikâyelerimizle teslim olmayacağız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hatta bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,

Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                        Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…


Editörler: A. Zeynep Kara, Aleyna Bahar Avkıran, Berk H. Topaktaş, Ece Özbay, Elif Gülare Çakır

BENZER İÇERİKLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sponsor

Bu platform Nish Digital tarafından desteklenmektedir.

POPÜLER İÇERİKLER