“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 6 Ocak 2025 tarihli kabine toplantısı sonrasında yaptığı basın açıklamasında 2025 yılını şu sözlerle “Aile Yılı” ilan etti: “Güçlü toplum ancak güçlü ailelerle mümkündür. Ancak bu konuda ciddi meydan okumalarla karşı karşıyayız. Küresel şer odaklarının teşvik ettiği cinsiyetsizleştirme politikaları herkesin malumudur. LGBT meselesi bugün ailenin varlığına yönelik en ciddi tehditlerin başında gelmektedir. 2023 yılında, ülkemizdeki doğurganlık hızı 1,51 seviyesine gerilemiştir. Açıkça ifade etmek gerekirse bu durum alarm vericidir. (…) Toplumun tüm kesimlerinde bir farkındalık oluşturma amacıyla 2025 senesini ‘Aile Yılı’ ilan etmeyi kararlaştırdık. Yıl boyunca, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımız koordinasyonunda aile yapımızın korunması, güçlendirilmesi ve gelecek nesillere sağlam bir miras olarak aktarılması için kapsamlı çalışmalar yürüteceğiz.”
Mevzubahis “Aile Yılı” propagandaları 2025 yılı boyunca çeşitli toplantılarda, resmî sahalarda gerçekleştirilmeye devam etti. Akabinde yayınlanan televizyon programlarında ve cumhurbaşkanının çeşitli açıklamalarında LGBTİ+lar hedefte olmak üzere “cinsiyetsizleştirme ile mücadele” adı altında toplumun belirli bir kesimine nefret yöneltmeyi amaçlayan ifadeler sürdürüldü. Tüm bu düşmanlaştırma çabaları sadece söylemlerle sınırlı kalmadı. Yılın başından itibaren translara yönelik, çeşitli şehirlerde konutsuzlaştırma politikaları güdüldü. Translar barınma alanlarından uzaklaştırıldı, kapılarına mühür vuruldu ve çeşitli itibarsızlaştırıcı muamelelere maruz bırakıldılar. Sonrasında YÖK, üniversitelerinde hastane bulunan okullara yapılan “Cinsiyet Değiştirme Talebi” ibrazlarının son 10 yılına ait; reddedilen, onaylanan veya operasyonu gerçekleşen öğrencilerin bütününü içeren bilgi raporunu talep etti. Böylece hormona erişimde getirdiği kısıtlamaların yanı sıra kampüslerdeki transları fişleme çalışmalarında bulundu. Gerçekleştirilen Onur Yürüyüşleri işkence ve gözaltı uygulamalarıyla karşılaştı. Daha sonra ise 5 Ağustos 2025 tarihinde İnsan ve LGBTİ+ Hakları Savunucusu Enes Hocaoğulları Avrupa Konseyi’nde yaptığı konuşma nedeniyle gözaltına alınıp tutuklandı. LGBTİ+ ve transların yer edinebildiği, sesini duyurabildiği her alanı, bedenleri de dahil olmak üzere, gasp etmeye çalışan politikalar öne sürüldü. Şimdiyse geçtiğimiz haftalarda sızdırılan 11. Yargı Paketi’ne karşı 18 farklı şehirde yapılan eylemlerde iktidar; öğrenci ve vatandaşları zor kullanarak engellemeye, şiddetli müdahalelerle gözaltına almaya ve yükselen sesleri bastırmaya devam ediyor.
Şubat ayında ortaya çıkan, LGBTİ+ları kriminalize etmeyi planlayan ve transların kendi bedenleri hakkında karar verme yetkilerini elinden almaya çalışan kanun teklifi taslağı ardından geçtiğimiz haftalarda TCK 225. Maddesi ‘’Hayasızca Hareketler’’ ve Medeni Kanun’da değişikliği öngören 11. Yargı Paketi ortaya çıktı. Paketin gerekçesinde aile kurumunun korunması, toplumun genel ahlakına ve değerlerine yapılan saldırıları önleme, tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme ile etkin mücadele ve insan onurunu korumak gibi hiçbir bilimsel veya hukuki dayanağı bulunmayan nedenler yer alıyor. Türkiye’nin tarafı olduğu AYM ve AİHM ile ters düşen maddeler aynı zamanda ‘’genel ahlak’’ gibi muğlak ifadeler içeriyor.
“Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve
davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
11. Yargı Paketi açıkça tüm LGBTİ+ları ve özellikle transları kamusal alandan uzaklaştırmayı amaçlarken onlara yönelen şiddete ve nefret suçlarına meşru bir zemin hazırlamaktadır. Görünen o ki ‘tek tipleştirme’ ile başa çıkmak yasa hazırlayıcılar için insanların beden özerkliğini ellerinden alarak tüm bunları biyolojik cinsiyete göre kategorize edip tek tip biyolojik erkekler ve biyolojik kadınlar üretmek anlamına geliyor. Yine öyle görünüyor ki ‘cinsiyetsizleştirme’ ile mücadele etmenin tek yolu onlar için canhıraş bir ‘cinsiyetlendirme’ girişimi demek.
Yargı Paketi’nin meclisten geçtiği senaryoda; zaten hayatı boyunca kamusal hayatın dışında tutulmuş, istihdamı engellenmiş, kolluk kuvvetleri ve toplumun geri kalanı tarafından şiddete maruz kalmış LGBTİ+lar yasalar gereğince “suçlu” bulunarak hapse mahkum edilecek, böylece hayatları tecrit ile geçecektir. Bilhassa, bireyler dışarıya çıktıklarında onları kabul eden bir toplum ile karşılaşmayacaklardır.
İnsanların özerkliğinin korunması gereken alanlara müdahale etmeyi meşrulaştıran söylem, herkesi öznesi olarak kabul edebileceğinden LGBTİ+ olmayan bireylerin de yatağının altından, rutinde tükettiklerine kadar incelendiği bir geleceği öngörmektedir; zira özendirmek, sembolik temsiliyetle de var olabileceğinden hiç kimse güvende hissetmemeli, herkes korku içinde olmalıdır.
11. Yargı Paketi’nin büyük bir bölümünde ise alenen transları hedef alarak onların bedenlerinde hak iddia eden, tüm tercihlerini bütünüyle kısıtladıkları ve önceki maddelerde zaten daralttıkları yaşam alanlarının içinde de peşlerini bırakmadıkları göze çarpıyor. Cinsiyet değiştirme operasyonu için gerekli olan 18 yaş sınırı 25 yaşına çekilirken daha bu aşamaya gelinmeden uyum sürecine başlamanın “bilimsel yollarla” zorunluluk taşıdığı sıkı prosedürler takibinde tasdik edilmesini gerektiriyor. Bu değişiklikler, şu anki sistem öyle değilmiş gibi sunuluyor. Ayrıca ‘kanun dışı’ bir şekilde cinsiyet uyum operasyonu geçirmiş insanlara; yurt dışında ameliyat geçirenler, kendi çabasıyla hormona ulaşmaya çalışanlar başta olmak üzere; 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası ve bin günden on bin güne kadar adli para cezası gibi yaptırımlar öneriliyor.
İktidarın ideolojisini dayatmaya çalıştığı korku ikliminin içerisinde bu sefer ironik ve beklenmedik bir şekilde ”bilimsel” ifadelerini görüyoruz. Halbuki, daha önce iktidar LGBTİ+ları hedef gösterirken ”bilimsel” araştırmalar ortalıkta yoktu. Aileleri tanımlarının dışına çıkarırken ”bilimsel” gözle bakmak mümkün değil miydi? Geçtiğimiz yıllarda ”toplumsal cinsiyet” kavramlarını tüm devlet kurum ve kuruluşlarından kaldırırken ”bilim” neden işlevsizdi? O halde öyle bir noktaya varmış oluyoruz ki: ya evrensel bilim ile iktidarın işaret ettiği bilim tanımı birbirinden farklı ya da iktidar yine belirli kavramları, yaşanacak şiddetin ve işkencenin meşruiyetini sağlamak amacıyla suistimal ediyor. Böylece ”bilim” halka demagojik ve çıkarcı bir üslupla sunuluyor. Dolayısıyla biz trans bedenlerin de biyolojik olduğunu hatırlatma gereği duyuyoruz çünkü bilimi manipüle ederek gerçek dışı bir gerçeklik yaratmak isteyen küresel LGBTİ+ karşıtı hareketler sadece kendi varoluşlarının biyolojik olduğunu dayatırken onun dışındaki bedenleri yabancı ve anormal görüyor.
Translara yönelik maddelerin devamında ise yine insanların kendi bedenleri üzerinde karar verme yetkileri kısıtlanıyor. Bir kişi 18 yaşına geldiği vakit, tüm ülkeyi etkileyecek olan seçimlerde yer alabiliyor, araba kullanabiliyor, reşit olduğundan artık işlediği herhangi bir suçta, bizzat yaptıklarından sorumluluğu bulunduğundan ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılabiliyor ancak kendi başına yedi yıl boyunca bedeninin nasıl görüneceğine karar veremiyor. Çünkü iktidar, korku ve tahakküm yoluyla kendi ideolojik ahlak politikalarını yaşamın her saniyesine, bedenlere ve aşka, ailelere nüfuz ettiriyor. Başka bir muğlak durum ise zaten ”alenen biyolojik cinsiyet dışı davranışlarda bulunmak” hapis cezasıyla hükümlendirilmişken, transların 25 yaşına kadar nasıl bir hayat yaşayacağı sorunsalıdır.
“Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen tam teşekküllü bir eğitim ve araştırma hastanesince düzenlenen resmi sağlık kurulu raporuyla, genetik ve/veya hormonal hastalıklar nedeniyle genital organlarında gelişme bozukluğu olduğu tespit edilen kişilerde bu maddedeki şartlar aranmaksızın tedaviye yönelik zorunlu tıbbi müdahaleler yapılabilir. Ancak yapılacak tıbbi müdahaleler sonucunda kişinin nüfus sicilinde cinsiyet değişikliği yapılmasının zorunlu olması hâlinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir.”
Bahsedilen açıklama intersekslere yöneltilerek, açıkça çocuk bedenlere işkence etmeyi geçerli kılmaya çalışmakla beraber bireyin iradesi tekrar tekrar yok sayılmaktadır. Translar 25 yaşına kadar bedenleri hakkında karar veremezken, iktidarın çocuk yaşta tespit ettiği intersekslerin bedenleri üzerinde söz sahibi olabilmesi düpedüz bireylerin kimliklerine saldırıdır. Kişileri sahip olduğu kimlikleri üzerinden cezalandırmak ve tahakküm kurmak AKP rejiminin alışılagelmiş aksiyonlarından olsa da artık gelinen noktada rejim; kaçınılmaz, zorunlu medikal müdahaleler etiketi içeren yasalarla insanların bedenlerini de şekillendirmeye, yalnızca düşünce altyapısı olarak değil, görüntüleri bakımından da bireyleri ıslah etmeye – hatta kendi ‘şablon’larına uymayanları insancıl olmayan yollarla ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
“Düzenlemeyle, fiziki ve ruhsal açıdan sağlıklı bireylerin ve nesillerin yetiştirilmesi ile aile kurumunun ve toplum yapısının korunması amaçlanmaktadır”
Bu bağlamda aile tanımının da altını çizdiği gibi, ailenin en önemli işlevi bireylere destek, sevgi ve güvenlik sağlamaktır. Bir ailenin gücü, bireyler arasındaki bağların sağlıklı ve güçlü olmasında yatar ancak mevcut iktidar, aileyi yalnızca onun istediği kişilere, onun istediği şekilde, onun istediği amaçlara hizmet eden tek bir kalıba sokma çabasındadır. Cinsiyet kimliği ve/ya cinsel yönelimi normların dışında olan kişiler bu kalıba uymadığında, onlara baskı kuran ve toplum nezdinde yok etmek isteyen bir sistem devreye sokulmak istenmektedir. Bu da toplumdaki fobiyi, kutuplaşmayı, ötekileştirmeyi daha da derinleştirirken insanları birbirine karşı şeytanlaştıran, nefrete sürükleyen politikaları beraberinde getirecektir. Toplumun temel bileşenlerine inildiğinde esasen nefretin ve kinin, tahkir ve zorbalığın, lincin ve ifşalamanın ailenin içine zerk edildiği bir ortamdayız. İnsanlık tarihi, şu ana kadar içerisinde bu kadar zalim motivasyonların temel alındığı herhangi bir durumun sonucunda olumlu sayılabilecek hiçbir değer kazanamamıştır – aksine tarihte böyle anlar insancıllıktan ve ortak değerlerden uzaklaşılan sosyal çürüme vakalarından ibarettir.
Ahlak kılıfına bürünmüş sistematik ayrımcılık politikaları, sürekli olarak düşen doğurganlık oranları üzerinden yaratılan bir korku siyaseti ile LGBTİ+lara yöneltilen nefretin bahanesi haline getirildi. Oysa sağlıklı nesil ve aileler, sosyal ve ekonomik çevreden bağımsız birimler değillerdir. En basit anlamıyla toplumun sürdürülebilirliğini sağlayan tüm bileşenler gün geçtikçe yozlaşırken ve ikna ediciliğini kaybederken doğum oranlarının artması beklenemez. Çözüm yöntemi olarak sunulan aile ve çocuk fonları sorunları toplumdan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapmak yerine sorunu birey seviyesinde çözmeye gayret eden uygulamalardır. Bireyden kaldırılan(?) sorun, doğacak çocukların ve kurulacak ailenin “bekasını” tartışmakta yetersiz olurken gündelik hayatını çeşitli sıkıntılarla mücadele ederek geçiren topluma çocuk getirmeye ikna edememektedir. Böylece iktidar yersiz ve bilimden uzak gerekçeler öne sürerek kendi başarısız girişimlerinin öcünü LGBTİ+lardan çıkartma istemindedir.
Aile olmanın kıstaslarını kendilerince döşeyen ve aile kavramı üzerinde mutlak bir otorite arzulayan iktidar, bu yargı paketiyle zorbalığının ve kendi hayasızlıklarının sınırsızlığını açıkça ifade etmiştir. Toplum üzerindeki tahakkümü onu birbirine kırdırmaya yönelten ifadelerle ele almıştır. Anlaşılan o ki tüm bu LGBTİ+ dışlayıcı açıklamalarla çizilen aile profili; korku ve zorla biat ettirilerek değerlerini nereden alıp almayacağından dünyaya getireceği çocuğa ve kurulacağı yaşa kadar kararların iktidar tarafından alındığı edilgen özneler bütününe işaret ediyor.
Biliyoruz ki LGBTİ+ hareketinin vaat ettiği gibi başka bir aile mümkün, sevgi üzerine kurulu bir aile. Bu aile; kan bağıyla değil, birlikte yaraları sararak, birbirine sahip çıkarak, her ferdinin hayallerini gerçekleştirmek için destekleyerek kurulur. Kimi zaman evlerimizden kovulduğumuzda kapılarını açanlardır aile dediğimiz. “Seçilmiş aile” dediğimiz bizi toplumun dışına itenlere karşı yeniden var eder; şefkatin ve güvenin iktidara değil, insana dayandığını hatırlatır. Bu aile; iktidarın anlamayacağı, anlasa da istemeyeceği, mümkün olduğunu unutturmaya çalıştığı ailedir.
Unutulmamalıdır ki, en acımasız iklimlerde bile LGBTİ+lar yaşamını sürdürmüştür ve kendilerini fark ettikleri andan itibaren hayatları mücadele ile geçmiş varlıklardır/insanlardır. Zaman zaman çeşitli yollarla benliklerine darbeler indirilmeye çalışılmıştır. Patriyarkanın zemherinden, erkek şiddetinin gölgesinden nasiplerini almışlardır. Sûreti vehametle dolu gelecekle yüz yüze gelmişler ancak her şeye rağmen var olmaya devam etmişlerdir. Dört duvar arasına kapatılmak istendiklerinde daha da açık yaşamışlar, yıldırılamamışlardır.
Var olmuş,
var
ve var olacaklardır.
Varoluş, hiçbir zaman yasaların tahayyül edebildiği bir kollektifte olmamıştır. Gerçek varoluş toplumsal düzenlemelerin ötesinde, özgür, karmaşık ve bireyseldir.
Editörler: Betül Kaplan, Öykü Çakmak








![Hosting [Bölüm 0]](https://yazhocam.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-03-at-10.59.34-AM-218x150.jpeg)

















![ODTÜ Tarihi: Devrim Stadyumu [Bölüm 10]](https://yazhocam.com/wp-content/uploads/2019/12/Devrim-Kapak-100x70.png)