Batı’nın Müslüman, deveye binen, çöllerle kaplı, hatta haritada yeri bilinmeyen ülkesi; Doğu’ya gittikçe münafik, Avrupalı ama güzel sahillerle dolu özgür bir ülkeye dönüşüyor. Bu kimlik karmaşasının içinde ne Doğulu ne de Batılı olabilen, dahil olmaya çalıştığı her oyundan dışlanan çaresiz bir çocuğun kederini yaşayan Türkiye, insanlarını da aynı kaosun içine atıyor. Haliyle bizler de 783 bin kilometrekarelik Anadolu topraklarının içinde, aynı karmaşanın tam da ortasında; bazen “napıyorsun”  bazen “nörüyon” bazen “napiin”  bazen de “napıp durun” oluyoruz. İşte Bir Başkadır’ın ekranlara taşıdığı hikaye de yönünü şaşırmış bir ülkenin yüzyıllık bunalımından başka bir şey değildi.

Bir Başkadır, sekiz bölüm boyunca izleyiciyi Türkiye’deki farklı kökenlerden, inançlardan ve ideolojilerden insanların hayatlarına bazen rahatsız edici bazen de merak uyandırıcı bir geziye çıkarıyor. Bir tarafta dini geleneklerin ve erkek egemenliğinin hakim olduğu bir köyün trajedilerine tanık olurken, birkaç dakika sonra ise lüks mekanlarda kendilerini fildişi kulelerine hapsetmekten farklı fikirlerin varlığına tahammül etmekte zorlanan gizli faşistlerin ön yargılarına şahit oluyoruz. 

Hikaye, İstanbul’un aldatıcı güzelliğinin arkasında yoksulluğa terk edilmiş köyvari bir yerleşim yerinde yaşayan Meryem ile başlıyor. Hayatının yönünü kıbleye çevirmiş olan bu genç kadın, bir yanda otoriter abisi Yasin’in altında ezilirken bir diğer tarafta da sorunlu ailesinin geçimine yardımcı olmak için  bir rezidansta temizliğe gidiyor. Küçük ve yoksul hayatının dışarı açılan iki penceresinden biri olan bu lüks mekanda, gecenin sonunu çaresiz bir seks beklentisiyle getirip Meryem’in ayıplamalarından kaçamayan Sinan’a rastlıyoruz. Diğer pencerede ise bir boğaz yalısında oturan ve canları sıkıldığında kah Paris’e kah Londra’ya kaçan bir ailenin çocuğu olan psikiyatrist Peri ile karşılaşıyoruz. Başörtüsüne ve dini geleneklere olan öfkesini psikiyatrist arkadaşı Gülbin’e anlatırken, ilerleyen zamanlarda Gülbin’in de beyaz Türk görünüşünün ardında başörtülü annesi ve kız kardeşiyle geçmişte acılar yaşamış Kürt bir muhafazakar aile sakladığını görüyoruz.

Hocaefendi ise dizinin küçültülmüş bir versiyonunu farkında olmadan evine sığdırmayı başarıyor. Elektronik müzik dinleyen, dans eden ve başını açıp gece kulübüne giden eşcinsel kızı, peygamber soyundan geldiğine inanılan babasının inşa ettiği tüm imaja adeta savaş açıyor. İlk bölümde her ne kadar gerek Peri’nin gözünden bakmanın gerekse de mevcut ülke şartlarının getirdiği bir ön yargıyla hocaefendiye cephe almak kaçınılmaz görünse de sonraki bölümlerde Ali Sadi Hoca’nın toplumsal ayrışmanın bize getirdiği şeytanlaştırılmış hoca tiplemesinin dışında oldukça yumuşak kalpli biri olduğunu fark ediyoruz. 

Bir Başkadır bir dizi olmanın ötesinde, sosyolojik bir uyarıcı olarak da günlük hayatımızı daha geniş bir perspektiften görme imkanını sunuyor. Meryem’in Sinan’ı farklı kadınlarla yattığı için kınaması ile Peri’nin başörtülü ve dindar insanlara olan sebepsiz öfkesinin bir farkı olmadığı gibi, aynı şekilde yıllar boyunca devlet organları ve kanunlar tarafından da desteklenen başörtüsü yasakları ile yıllar sonra yine devlet kimliğinin arkasında “bunlar ateist, bunlar zerdüşt” sözlerinin yol açtığı ötekeleştirmelerin de bir farkı olmadığını görmek dizinin gerçekçi atmosferinde çok daha kolaylaşıyor. 

Üstelik, senaryo bizi oldukça alakasız hayatların ve mekanların arasında oradan oraya savurup ön yargıları, öfkeleri ve çatışmaları gözümüze sokarken hiçbir görüşü ya da kesimi yargılamıyor, yadırgamıyor ya da kınamıyor. Tam aksine, eğer yeterince kulak verirsek, yaptığımız tek şeyin aynı şarkıyı farklı melodilerle söylemek olduğu gerçeğini bulmayı sekiz bölümlük bir serinin sonunda bize bırakıyor. Karakterlerin gerçek dışı tesadüflerle birbirlerinin hayatlarında olmaları başta abartılı gelse de Bir Başkadır bu şekilde Anadolu gibi onlarca farklı kültürün bin yılı aşkın süredir hep birlikte yaşadığı topraklarda aslında ne kadar iç içe olduğumuzu ve hayatlarımızı istemeden ne kadar çok etkilediğimizi kalbimizin derinlerine kazıyor. 

Su gibi akıp giden sekiz bölümün son dakikalarında, Doğu-Batı harmanını tıpkı Türkiye’nin kendisi gibi yakalayan Ferdi Özbeğen müziklerinin ve İstanbul’un etkileyici güzelliği ile yokmuş gibi davranılan yoksulluğunun bir araya getirildiği görüntülerin ardından içimde kalan tek bir duygu vardı: Koca bir utanç. Kendi adıma, bazen ülkem adına ve Türkiye’nin aydınlık yüzü olarak tanımlanan ODTÜ adına duyduğum koca bir utanç… Çünkü her ne kadar kağıt üstünde hak ve özgürlük naraları da atsak, konu farklı ve yabancı olduğumuz insanlara geldiğinde isteyerek ya da istemeyerek ön yargılarımıza teslim olabiliyoruz. Bazılarının diğerlerinden daha eşit olması gerektiğini içten içe istediğimiz anlar yaratabiliyoruz. Hatta daha da ileri gidip toplumun bazı kesimini siyasi ya da dini görüşlerinden dolayı ‘çomar, koyun, münafık, dinsiz’ gibi türlü sıfatlarla etiketleyip halen fikir ve vicdan hürriyetini de savunduğumuz da oluyor. Çok uzakta değil, kendi kampüsümüzde bile benimsediğimiz fikirlerin açıkça ifade edilmesi özgürlük olurken, farklı bir sesin topluca yükselmesi kimi zaman teröristlik, kimi zaman faşistlik, kimi zaman da komünistlik olabiliyor. 

Ezcümle, devasa kulaklıklarımızı çıkarıp bir başkasının şarkısını dinlemeye başladığımız gün, kendi hayatlarımızın da Bir Başkadır’dan farklı olmadığını görme şansını yakalayacağız. Ve ancak o gün geldiğinde yüzyıllardır savaşın, küslüğün ve yoksulluğun hüküm sürdüğü topraklara barışın şarkısını getirebileceğiz. Kanla değil, kavgayla değil, mücadeleyle değil… Anlayış ve sevgiyle getireceğiz. Peri’nin Meryem’e sığınıp ağladığı gibi getireceğiz.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here