Ben meselemi hiçe bıraktım.
Oh! Oh!
Artık bu dünyada tamamiyle rahatım
Oh! Oh!
Kim isterse birlik olmak benimle, 
Katılsın şarkıma, tokuştursun kadehimle, 
Varalım şarap fıçısının dibine!

Goethe

Bir düşünün. Sizin bu hayattaki meseleniz ne? İyi bir kul olup öldükten sonra cennete gitmek mi? Anne babanıza hayırlı bir evlat olmak? İdeolojinizi hâkim kılmak mı? Yoksa vatanınıza milletinize hayırlı olmak mı? Belki de diğer özgürlük, hakikat, adalet veya insaniyet meselelerinden biridir, aslına bakarsanız ne olduğu çok da önemli değil zira buradaki sorun ne olmadığında.

Sizin meseleniz sizin kendi meseleniz değil.

Ya da en azından Stirner öyle düşünüyor.

Max Stirner, Johann Caspar Schmidt ismiyle 25 Ekim 1806’da Almanya’nın Bavyera eyaletindeki Bayreuth şehrinde alt-orta sınıf bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. “Stirner” takma adı ona geriye taradığı saçları yüzünden öne çıkan büyük alnı sebebiyle verilmişti, sonradan da bu ismi  “Max Stirner” şeklinde benimseyerek kendi adı yerine kullanmaya başlamıştı. Babası o henüz altı aylıkken ölmüştü ve onu annesi büyütmüştü, sonrasında annesi evlenerek Bayreuth’tan taşınınca şehirde nam salmış yerel Gymnasium’da (Alman eğitim sistemindeki en yüksek dereceli lise) eğitimine devam edebilmek için teyzesiyle yaşamaya başlamıştı. Gymnasium’da Hegelci Georg Andreas Gabler’in öğrencisi olarak oldukça başarılı geçirdiği lise sürecinin akabinde Berlin Üniversitesi’ne giden Stirner, Berlin’de 1826-1828 yılları arasında Hegel’den Din Felsefesi, Felsefe Tarihi ve Öznel Ruh Felsefesi olmak üzere üç ders almıştır. İlerleyen yıllarda yolu Erlangen ve Königsberg Üniversitelerinden de geçen Stirner, 1832’de annesiyle birlikte Berlin’e dönerek üniversite eğitimini tamamlamıştır.

Stirner; düzensiz geçen bu üniversite döneminden sonra öğretmen olmak için eğitim almaya çabaladı, sonrasında Latince öğretmeni olarak işe başladı. 1839 yılında çalışmaya başladığı ve beş yıl boyunca tarih ve edebiyat öğretmenliği yaptığı özel kız okulunda ise “kibar ve güvenilir” bir eğitimci olarak nam saldı. Bunun yanı sıra Stirner bu dönemde Cafe Stehely gibi Berlin’in entelektüel zihinlerinin uğrak noktalarını sık sık ziyaret ederdi, ne var ki sakin ve mütevazı görünümüne rağmen bu entelektüeller arasında dine karşı tahammülsüzlüğü, kolayca başlatabildiği sert tartışmaları ve modernleşmeye karşı hoşgörüsüzlüğüyle tanınan biriydi.

Max Stirner’ın Friedrich Engels tarafından çizilen portresi. Stirner’ın bilinen bir fotoğrafı bulunmamakta.

Max Stirner, 1841’de sol-Hegelci bir topluluk olan Die Freien’e katıldı. Bu toplulukta sonradan ikinci eşi olacak olan Marie Dahnhardt ile de tanışan Stirner, 1842 yılında Karl Marx’ın çıkardığı Rheinische Zeitung’da ikisi “Eğitimimizin Yanlış Prensibi” ve “Sanat ve Eğitim” olmak üzere çokça makale yazdı; fakat özellikle bu iki makale, onun düşüncelerindeki yönelimi net gördüğümüz ilk eserlerdir.

Stirner’ın en ünlü ve en büyük infial yaratan eseri ise 1843-44 yıllarında yazdığı “Biricik ve Mülkiyeti”dir.

Max Stirner’ın Magnum Opus’u diyebileceğimiz bu eserin resmî yayın tarihi 1845 olmasına rağmen kitap 1844 yılının sonlarında erişilebilir durumdaydı. Eser entelektüel çevrelerde büyük etki bıraktı, yazarını da aslında kendisiyle birçok ortak noktası varmış gibi görünenlerin düşmanı haline getirdi. Komünistlere, eleştirel filozoflara ve daha nicelerine saldıran bu eserde öne çıkan felsefe, Stirner’ın yakın arkadaşı olan Friedrich Engels tarafından “Egoizm” olarak adlandırılmıştır. Eserin ardından Marx, Hess, Bruno Bauer, Szeliga gibi birçok felsefeci ve hatta dönemin en ünlülerinden Feuerbach bile Stirner’ın “egoizm”indeki tehditkâr nihilizme savaş açmışlardır. Bauer ve Szeliga makaleler yazmış, Marx ve Engels de Alman İdeolojisi’ndeki “Saint Max” bölümünde Stirner’a sert bir karşılık vermişlerdir. Ne var ki dönemin felsefecilerin göz ardı edilemeyecek bir çoğunluğu Stirner’den ve Biricik ve Mülkiyeti’nden oldukça etkilenmişlerdir. Bauer, Stirner’ın “(kendi görüşünün) en yetenekli ve cesur savaşçısı”, Feuerbach da “tanıdığı en kabiliyetli ve özgür yazar” olduğunu söylemiş; Arnold Ruge ise ona “teorik kurtarıcı” demiştir. Engels, Marx’a yazdığı bir mektupta “Freien’deki en yetenekli, enerjik ve özgün kişinin açıkça Stirner olduğunu” söylemiştir, bunun sonucunda muhtemelen Marx tarafından azarlanmış ve akabinde Stirner hakkındaki görüşleri değişmiştir; ne var ki Marx’ın kendisi de Stirner’den etkilenmiştir.

Nihilizm, egzistansiyalizm ve post-modernizm gibi görüşlerin de öncülerinden sayılmasıyla birlikte Stirner’ın özgün felsefesine Engels’in dediği gibi “Egoizm” denmektedir. Egoizm, tek cümlede özetlemek gerekirse törelliğin temeline kişisel istemin ve “öz”ün oturtulmasına dayanır. Egoizm’de birey, iyi bir nedene, ahlakî bir sisteme veya bir doktrine bağlılık duygusunun peşinden koşmaz, diğer bireylerin ne durumda olduğuna bakmaksızın sadece “kendini yaşar”, bireyin diğer bireylere karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Aynı zamanda bireye yakıştırılan isimler –“-izm”ler, ırklar, cinsiyetler vb.- bireyi asla tanımlayamaz, takılacak adlar bireyi hiçbir şekilde adlandıramaz; zira birey açıklanamayan bir kavramdır, yaratıcı bir hiçliktir. Bireylerin biricikliğe ulaşması ve kendi özünü ortaya çıkarması bu şarta bağlıdır. Bu özelliğiyle Stirner’ın Egoizm’i kimliklere ve dolayısıyla kimlik siyasetine de karşıdır.

“Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez.”

“Spook”, yani “hayalet” kavramını Stirner Biricik ve Mülkiyeti’nde ortaya atmıştır, kavram günümüzde adeta Egoizm’le özdeşleşmiştir. Basitçe açıklamak gerekirse Stirner’ın hayaletleri, aslında var olmayan; genel kanının bizi var olduğu düşüncesine sürükleyen ve bireyin özgürlüğünün önündeki engellerdir. Bu hayaletler arasında tanrı, insan hakları, özel mülkiyet hakkı ve toplumun kendisi gibi güçlü kavramlar yer almaktadır. Stirner, her türlü ahlak kuramını reddeder, bireyin eylemlerini kısıtlayabilecek tek şeyin bireyin istediğini elde etme gücü olduğunu ve öldürmenin bile kabul edilebilecek bir eylem olduğunu öne sürmüştür. Bu yönüyle bir diğer bireyci düşünür olan Ayn Rand’dan ayrılır.

“Sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var!”

Devlet, Stirner tarafından “bir arada yer alanların kendilerini birbirlerine uydurduğu ya da kısaca, karşılıklı olarak birbirine bağlı oldukları, bir güven ve bağlılık dokusu ve şebekesi” olarak tanımlanmıştır. Bu devlet denen şebeke, bireylerin kendi değerine ulaşmasını istemez zira yalnızca insanların değersizliği yoluyla varlığını sürdürür; bu nedenle devletin tek amacı bireyleri sınırlandırmaktır. Bununla birlikte Stirner devrim kavramını da eleştirmiştir, devrimlerin -zımni bir şekilde de olsa- bir devleti yıkıp yerine başkasını kurmak amaçlandığı için otoriteryen olduğuna işaret ederek devrime karşı ayaklanmayı savunmuştur.

“Yok edilmesi gereken ‘yönetim ilkesi’dir, bize hükmeden şey devlet fikridir. …savaş, belirli bir Devlet’e karşı ya da Devletin zaman içindeki sırf belirli bir durumuna karşı değil durumun kendisine, Devlet’e karşı ilan edilmeli; insanın amacı bir başka Devlet -örneğin ‘halk Devlet’i’- değildir.”

Max Stirner, “Egoistler Birliği” fikrini Biricik ve Mülkiyeti kitabında açıklamıştır. Bu birlik, devlet kavramına karşıt bir biçimde öne sürülmüştür, bireyin kendi isteminin üstünde bir otorite değildir. Birlik, sistematik olmayan bir organizasyondur ve Egoistler arasındaki istemli ilişkinin bir sonucudur, her parti istemli bir şekilde Egoistler Birliği’nde bulunmalıdır ve eğer bir parti bile herhangi bir noktadan sonra kendisini isteksiz bir biçimde birliğin içinde tutmaya devam edecek olursa birlik dejenere olmuş olacaktır.

Max Stirner; Bireyci Anarşizm, Post-Left Anarşi ve Anarşist Komünizm gibi anarşinin alt dallarına ve temel kuramına büyük katkılarda bulunmuştur. Anarşizm dışında da sayısız ideolojinin ve birçok büyük düşünürün üstünde kayda değer etki bırakmasına ve bu düşünürlerin günlük hayatlarında ondan övgüyle bahsetmesine rağmen bu düşünürler eserlerinde onu ya anmamış ya da bir iki ufak notla geçiştirmişlerdir. Stirner’den etkilendiklerini bildiğimiz kişiler arasında Darwin, Marx, Freud ve Nietzsche gibi isimler de var. Ne yazık ki Stirner, farklı ve sivri görüşleri nedeniyle adeta felsefenin günah keçisi ilan edilmiş, onunla alay etmek meşrulaşmıştır.

Biricik ve Mülkiyeti, ilk çıktığında yarattığı infiale karşın büyük bir popülerliğe veya maddi başarıya ulaşamamıştı ve Stirner’ın ölümünden yıllar önce popülerliğini kaybetmişti, ne var ki kitap sonradan tekrar popülerleşecekti. Max Stirner, Biricik ve Mülkiyeti’ni yayınladıktan sonra eşi Marie Dahnhardt’a kalan mirasla geçinmiş, aynı yılın sonunda eşi onu terk edince ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı. 1847 ve sonrasında kendini inzivaya çeken ve alacaklılarından kaçmak için devamlı adres değiştiren Stirner –pek başarılı olamamış, 1853 ve 1854 yıllarında iki kez kısa süreliğine de olsa hapiste yatmıştı- 1848 devrimi gibi büyük olayları bile umursamaz hale gelmişti. Bu dönemde de yazmaya devam eden Stirner, Adam Smith’in “Wealth of the Nations” isimli eserinin ilk Almanca çevirisini yapan isim olmuştu.

Eserlerindeki provokatif ve melodramatik tarzın aksine dünyevi ve kimi zaman dokunaklı bir hayat süren Stirner, 25 Temmuz 1856’da bir böcek ısırığı sonucu 49 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölümü o günlerde dünyayı çok etkilememiş olsa da günümüzde Stirner’ın görüşleri dünyanın dört bir yanından artarak desteklenmeye ve okunmaya devam ediyor, üzerine yazılar yazılıyor; bir tanesini okudunuz bile.

KAYNAKÇA

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here