yaklaşık 11 dakika okuma süresi

“İyi çocuklar asla kazanamaz!”

Futbol kimimiz için bir spor, kimimiz için yaşamın tamamı, kimimiz için ise dünyanın sömürülmesinde kullanılan bir araç… Anlamı kişiden kişiye değişiklik gösterse de futbol, bugün dünyanın en çok takip edilen spor dalı. Milyarlarca insan, yirmi iki oyuncunun bir topun peşinden koşmasını izlemek için ekranların başına kilitleniyor, gündelik hayatlarına hiçbir yararı olmayan takımlar uğruna marşlar yazıyor ve o takımlar uğruna cinayet bile işliyor. Peki bu insanlar bu oyunu neden bu kadar çok seviyor? Futbol bu insanlar için gerçekte ne ifade ediyor?

Hayatı, tutkuyu ve yaşama arzusunu. 

Futbolu tanımlaması istendiğinde Tottenham’ın eski menajeri Mauricio Pochettino şu cevabı veriyor: “Futbolda hiçbir zaman iki artı iki dört etmez.”

Hayatı bundan daha güzel anlatan bir cümle olabilir mi?

“Tottenham Hotspur: Ya Hep Ya Hiç!” dünyanın en önemli kulüplerinden biri olan Tottenham Hotspur’un 2019-2020 sezonunda başından geçenleri anlatan bir belgesel. Lakin bu belgeselin sadece Tottenham’ı anlattığını söylemek bu şaheseri küçümsemek olur. Bu belgesel, dünyanın en iyi takımlarından birinin vasıtasıyla hayatın en karanlık anlarında nasıl ayağa kalkılacağını ve kazanma mentalitesinin nasıl inşa edileceğini anlatıyor. 

Ancak belgesele geçmeden önce Tottenham’dan biraz bahsetmek gerek.

Tottenham 1882 yılında Kuzey Londra’nın Tottenham semtinde Bubby Buckle’nin başını çektiği liseli öğrenci grubu tarafından kuruluyor. O zamanlar Hotspur Kriket Kulübünün üyesi olan bu çocukların futbol şubesini kurma amacı kışları spor yapabilmek. Bir yıl sonra çocuklar, müdavimi oldukları All Hallows Kilisesindeki İncil öğretmenleri John Ripsher’den kulübü yönetmek için yardım istiyor. John Ripsher bu teklifi kabul ediyor ve Hotspur Futbol Kulübü’nün ilk başkanı oluyor. Daha sonra kulübün ismi Tottenham Hotspur olarak değiştiriliyor. Bunun sebebi ise Hotspur adına sahip başka bir Londra kulübüyle karıştırılmaları ve o kulübün posta ve mektuplarının yanlışlıkla onlara gönderilmesi. 

Kulübün sloganı ise “To dare is to do!”, Türkçe meali “İnanmak, başarmaktır!”. Bir grup çocuk tarafından kurulup dünyanın en önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olmuş olan bu kulübe bir slogan bu kadar fazla yakışabilir mi?

Tottenham Hotspur’u futbol tarihinde önemli bir noktaya koyan bir diğer husus ise anti-semitizmin1 baş verdiği zamanlarda Tottenham’da yaşayan Yahudiler tarafından sahiplenilip desteklenmesi. Tottenham taraftar grubu kendine “Yid Army” adını koymuş. Türkçesi ile “Aşkenaz Ordusu”. Bu ismin çıkış hikayesi üzücü olsa da bir yandan da gurur verici. Tottenham’ın taraftar grubu, Yahudi kimliklerinden dolayı defalarca saldırıya uğramış çilekeş bir taraftar grubu. Henüz insanlığın insanlıktan nasibini almadığı dönemlerde rakip takımın taraftarları Tottenham taraftarlarını kızdırmak için “sss” sesi çıkarırdı. Bu ses pek çoğunuza tanıdık gelmese de Yahudilerin çoğu o sesi gayet iyi tanır: Gaz odalarının tiksindirici sesi. Doğal olarak Tottenham taraftarları, ki taraftar gruplarının sadece 3’te birini Yahudiler oluşturur, bu iğrenç saldırıya tepki gösteriyor ve “We are Yid Army!” yani “Biz Aşkenaz Ordusuyuz.” diyerek bu saldırıya karşı kenetlenir ve futbola unutulmaması gereken bir hikaye daha kazandırır. 

Tottenham Hotspur yakın geçmişte pek de bir başarıya sahip olmasa da -ki İngiltere Ligi, “Premier Lig” adını aldığından beri ligi kazanamadı- uzak geçmişteki başarılarıyla İngiltere’nin en iyi altı kulübünden biri. İngiltere futbolunun en üst liginde bulunmamasına rağmen 1901 yılında FA Cup’u (Federasyon Kupasını) kazandı. İngiltere’de bugüne kadar bunu yapabilmiş tek kulüp Tottenham Hotspur’dur. Bir diğer önemli başarıysa 1961 yılında kazandığı “duble”dir. Hem ligi hem de kupayı aynı sezonda kazanma başarısını gösteren ilk kulüp Tottenham Hotspur’dur. 

Lakin geçmişin en kötü özelliği geçmişte kalması ve unutulmasıdır. Tottenham, 1999 yılından beri herhangi bir resmi kupa kazanamadı. Bu İngiltere’nin en önemli kulüplerinden biri için çok da kabul edilebilir bir performans değil. Kupa kazanmaya en yakın oldukları an 1 Haziran 2019’da oynanan Şampiyonlar Ligi Finali idi. Kupayı, Premier Lig’deki en önemli rakiplerinden biri olan Liverpool’a 2-0’la kaybetti. 

Belgeselimiz tam olarak bu noktada başlıyor. Tottenham, tarihinin en önemli başarısı olabilecek olan kupayı finalde kaybediyor. 2018-2019 sezonu boyunca futbolseverlerin takdirini kazanmış olan Tottenham’ın bu yenilgisi oyunculara ve menajere ağır geliyor.

Ve işler sarpa sarmaya başlıyor.

2018-2019 sezonunda fırtına gibi esen Tottenham, 2019-2020 sezonunda tarihindeki en kötü lig başlangıcını yapıyor. İlk sekiz lig maçının yalnızca ikisini kazanabiliyor. Bir önceki sezon finalist olduğu Şampiyonlar Liginde de durum pek farklı değil. Yapımı 2019’da tamamlanan ve yaklaşık 1 milyar pound tutan yeni stadyumlarında Avrupa’nın en büyük takımlarından biri olan Bayern Münih’e 7-2 gibi ağır bir skorla yeniliyor. Tehlike çanları Menajer Mauricio Pochettino ve onun “iyi çocukları” için çalmaya başlıyor. Futbolcuların ilişkileri Mauricio Pochettino ile çok iyi olsa da Mauricio’nun oyun felsefesinin 2019-2020 sezonunda oynanan futbolla arası pek iyi değil.

Sezonun en gerilimli maçı Sırbistan’da, Şampiyonlar Ligi’nin bir diğer grup maçında oynanıyor. Rajko Mitic deplasmanında, 55.000 kişilik Kızılyıldız (Crvena Zvezda) taraftarı, Tottenhamlı futbolcuları çiğ çiğ yemek için bekliyor ve şöyle bağırıyordu: “Tottenham, siktir git!”

Tottenham gidiyor mu?

Hayır, 4-0 kazanıyor. Takım rahat bir nefes alıyor. Tottenham taraftarları umutlanıyor. Herkes makûs talihin döndüğüne inanıyor.

Ve Sheffield United deplasmanında alınan 1-1’lik beraberlik ve kaybedilen iki puan gerçekleri bir kez daha gözler önüne seriyor: Mauricio artık bu takımı taşıyamıyor. Başkan, yapılması gerekeni yapıyor ve Pochettino’yu gönderiyor.

Peki daha birkaç ay önce Şampiyonlar Ligi’nde final oynamış Tottenham’ın bu kadar kötü gitmesinin sebebi neydi? Oyuncular demek yanlış olur, zira Tottenham kadro bakımından dünyanın en iyi kadrolarından birine sahip, özellikle santraforları Harry Kane’in futbol piyasasında o günkü değeri 150.000.000 € idi. Kulübün yeterince destek görmediğini söylemek de yanlış olur, zira Tottenham Hotspur’dan Aşkenaz Ordusu’nu ayırmak pek mümkün değildir.

Tottenham’ın başarılı olamamasının sebebi oyuncuların ve kulübün mental açıdan yeterli olmamasından kaynaklanıyordu. Oyuncular çok iyi de olsa mental açıdan “kazanan” futbolcular değildi. Tottenham kulüp olarak da “kazanan” bir kulüp değildi. Kazandıkları günler çok geride kalmıştı ve kulüp için ligde ilk dörtte bitirmek büyük bir başarıydı.

Ve kupa, ilk dörtte bitirmeyi başarı sayan bir kulüp ve oyuncular tarafından kazanılamazdı.
Kulüp başkanı Daniel Levy de bunun farkındaydı. Mentalite düzeltilemezse Tottenham’ın kupa kazanması imkansızdı. İyi olmak demek kazanmak demek değildi.

Ve o da futbolun kötü çocuğuyla anlaştı.

Dünya tarihinde unutulmayacak liderler vardır. Bu liderler bazılarımızın nefretini, bazılarımızın da sempatisini kazanır. Lakin herkesin de bildiği gibi iyi bir lider sadece kazanmasıyla değil, çevresindekilere kazandırdıklarıyla da ön plana çıkar. Lideri lider yapan şey insanların istediğini değil, kendi istediğini istediği şekilde yapması ve bunu yaparken çevresindekilerin sempatisini, karşısındakilerin nefretini kazanmasıdır.

Ve günümüz futbolunda bu tanıma en çok uyan lider José Mourinho’dur. Mourinho,  futbolseverlerin çoğuna göre kibirli ve futbolun katilidir. Lakin şu gerçeği futbolun f’si ile ilgilenmiş olsanız bile bilirsiniz: José gerçek bir kazanandır. 19 yıllık kariyeri boyunca 25 kupa kazanmış bir teknik direktörden bahsediyoruz. Bu 25 kupanın içerisinde dünyanın en nakıs takımlarından biri olan Inter ve Avrupa futbolunun pek de önemli bir konumunda bulunmayan Porto ile kazandığı 2 Şampiyonlar Ligi, Tottenham’ın ezeli rakiplerinden Chelsea ile kazandığı 3 Premier Lig, “dünyanın en iyi takımı” olarak adlandırılan Pep Guardiola Barcelona’sının hegemonyasını bitirdiğini temsil eden Real Madrid ile kazandığı La Liga ve daha niceleri… Bu kadar kupayı kazanan bir hocanın milyonlarca nefret edeninin olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

Lakin Mourinho’yu belki de en iyi anlatan Robert Beasley’dir. Beasley, Mourinho’nun kendini “özel biri” olarak ilan ettiği basın toplantısından beridir onun yanında yer alan ve kariyerinin bütün basamaklarını takip eden bir gazeteci. Mourinho’nun diğer menajerlerden farkını Arsenal’in efsane menajeri Arséne Wenger ve Mourinho arasındaki rekabeti örnek göstererek şu cümlelerle anlatıyor “José Mourinho: Kazanmanın Anatomisi” adlı kitabında:

“Arséne Wenger, o sezon (2015-2016) şampiyon olan Leicester City’nin 10 puan gerisinde Premier Lig’i 2. sırada bitirdi ve bu süreçte Arsenal’deki 19. yılını kutladı. Bir kulüpte neredeyse 20 yıl boyunca kalmak büyük bir başarıdır, Mourinho böyle bir şeyi çok ister, ancak görünüşe göre böyle bir başarıya asla ulaşamaz. Wenger, tüm istikrarına ve iş güvenliğine rağmen, hiçbir zaman José’nin başarılarla dolu kariyeri ile eşleşemedi, ancak son tahlilde Mourinho için öncelik kupa, koltuğunun güvenliği ise ikinci sırada geliyor diyebiliriz.”

Tottenham’da eksik olan şeyi tamamlamak için en uygun kişi olduğunu şimdi daha iyi anlamışsınızdır.

Levy de bunun farkındaydı ve taraftarlar arasında Mr. Chelsea2 olarak bilinen Mourinho’yu takımın başına getirdi. Mourinho için de Tottenham büyük bir şanstı, zira en son teknik direktörlük yaptığı takım olan Manchester United ile olan sezonu çok kötü bir sezondu. İnsanlar Mourinho’nun kariyerinin bittiğini düşünüyordu.

Ve Mourinho, eskiden olduğu gibi bir kez daha hayatın o acımasız planlarının yüzüne tükürmek zorundaydı. Bunu yapmaya can atıyordu. İki taraf için de şartlar hiç olmadığı kadar elverişliydi.

Belgeselimiz, Mourinho’nun gelişinden sonra daha farklı bir noktaya evriliyor. Mourinho’nun gelişine kadar herkesin sempatisini kazanmış bir takımın üst düzey futbolda yaşadıklarını anlatan bir belgesel iken Mourinho’nun gelişinden itibaren nasıl kazanılacağını, kazanmak için nelerin feda edilmesi gerektiğini, kazanmak için gereken mentalitenin nasıl inşa edileceğini anlatmaya başlıyor. Özellikle bu noktadan itibaren belgeselde anlatılan durumlar insan hayatı ile inanılmaz benzerlikler gösteriyor.

Bu duruma örnek olarak Christian Eriksen ve transfer durumu verilebilir. Christian Eriksen, takıma katıldığı 2014 yılından beri takımın en çok asist yapan futbolcusuydu ve Tottenham kariyeri boyunca 50 gol atmıştı. Çok iyi bir oyuncu olmasının katkısı bunda büyük olsa da Eriksen’in başarısında Tottenham’ın ve taraftarların katkısı da yadsınamaz. Zira Eriksen, Tottenham sayesinde bir sonraki seviyeye çıktı ve üst düzey futbolun nasıl oynanması gerektiğini öğrendi. Taraftarlar her zaman ona destek oldu.

Eriksen’in önünde seçenekler vardı. Günümüz futbol piyasasında çok rahat 75.000.000 € bonservis bedeli ile transfer olup kulübüne para kazandırabilir ve ona kattıkları için kulübe ve taraftarlara teşekkür edebilirdi ya da kulüpte kalabilir ve bir efsane olarak anılabilirdi.

Peki Eriksen ne yaptı?

Sözleşmesinin 6 ay sonra bitecek olmasından yararlanarak 20.000.000 € gibi küçük bir meblağ ile Tottenham’ın ona en çok ihtiyaç duyduğu anda taraftarları ve kulübü yüzüstü bırakıp gitti. Bu size birini hatırlatıyor mu? Eyşan…

Kazanmak için istemek gerekir. Lakin, sadece istemek size bir şey kazandırmaz. Bunun için çaba harcamalı ve mücadele etmelisiniz. Aşkta ve savaşta her şey mübahtır ve hem aşk hem de savaş kazanmak ile alakalıdır. İyi çocuk olup rakiplerinize hoş gözükerek bunu yapmak mümkün değildir.

Tottenham’ın kazanmak için öncelikle bu sempatik görüntüsünden kurtulması gerekiyordu. Ve Mourinho da belgeselin çoğunda bu sorunla uğraşıyor. Oyuncular, yabancı oldukları bu felsefe karşısında değişik tepkiler veriyor. Bazıları Mourinho’nun felsefesiyle yeniden kendini bulurken bazıları kazanma felsefesinin altında eziliyor. Bu mental savaş sezonun en önemli maçlarından biri olan Manchester City maçında, Mourinho ezeli rakibi Guardiola ile karşılaşırken doruk noktasına çıkıyor.

Tottenham, Manchester City maçının ilk yarısında sahada hiçbir varlık gösteremiyor. Mourinho ve yardımcısı saha kenarında deliriyor. Takımın varlık göstermesini, kazanmak için herhangi bir reaksiyon vermesini istiyor her ikisi de. İlk yarı bitiyor, oyuncular soyunma odasına geliyor ve Mourinho o efsane konuşmayı yapıyor:

Çok efendisiniz ve kendinizi geri tutuyorsunuz. Joao ile konuşurken birbirimize baktık ve ne izlediğimizi sorguladık. Burada bir maç yapıyorsunuz ve kazanmak zorundasınız! Size bir şey söyleyeyim mi? İyi çocuklar, hiçbir zaman kazanmazlar, efendi olmayın ve artık bir puşt olun. Karşı takıma bakıyorum ve kazanmamamız için elinden gelen her şeyi yapan puştlar görüyorum. Siz büyük oyuncu musunuz? O zaman büyük olun, lanet olsun artık büyük olun ve maçı oynayın!”

Mourinho’nun konuşması işe yarıyor. İyi çocuklar, önce sarı kartı bulunan Manchester City’nin sol beki Zinchenko’yu oyundan attırıyor. Daha sonra yeni transfer Steven Bergwijn ile ilk golü, takımın kıdemli oyuncularından ve formunun zirvesinde bulunan Güney Koreli Heung Min Son ile ikinci golü buluyor ve maçı 2-0 kazanıyor. Bu maçta da Harry Kane’nin oynamadığını belirtmekte de yarar var.

Mourinho’nun yapmaya çalıştığı şey takıma sadece maç kazandırmak değil. Morurinho’nun yapmaya çalıştığı asıl şey oyuncuların hayatlarının her anında performanslarının yüzde yüzünü vermeleri. Kendisiyle çalışmanın nasıl bir şey olduğunu şöyle anlatıyor Mourinho:

Benim ilkelerime uymayanlar için kötü biriyimdir. Benim anlayışıma göre %75’inizi değil, %95’i de değil, %100’ünüzü vereceksiniz.”

4 Mart 2020, FA Cup 5. tur eleme maçı, Tottenham, Norwich City ile karşılaşıyor. Kötü giden bir sezonu kupayla kapatabilmek yeni gelen bir menajer için önemli bir başarıdır. Oyuncularda bunun bilinciyle maça başlıyor ve 13. dakikada Jan Vertonghen’in golüyle Tottenham 1-0 öne geçiyor. İlk yarı boyunca oynadığı baskılı oyun sayesinde birçok şans yakalayan Tottenham bu şansları gole çeviremiyor. İlk yarı bitince José, soyunma odasında oyuncularına şöyle diyor:

“Birkaç hatanız var ama bunları görmezden gelirsem harika oynadınız diyebilirim. Müthiş oynadınız, tek kelimeyle inanılmazdınız. Ama bundan daha iyisini yapmalısınız, bu skor maçı kazandığımız anlamına gelmiyor, daha baskılı oynamalısınız.”

İkinci yarı başlıyor. Tottenham baskı kurmaya devam etse de Harry Kane’nin yokluğunda bulduğu pozisyonları gole çeviremiyor ve maçın 78. dakikasında 14 ay sonra ilk maçına çıkmış olan kaleci Michel Vorm’un yaptığı hatayla Norwich City beraberliği yakalıyor. Maçta başka bir gol olmuyor. Uzatmalarda da skor değişmeyince maç penaltılara gidiyor ve Tottenham penaltıları 3-2 kaybedip FA Cup’ta Norwich City’e eleniyor.

Ve Mourinho mentalitesi işe koyuluyor.

İngiliz futbolcu Eric Dier, Tottenhamlı bir taraftarın oyunculara ısrarlı bir şekilde küfür etmesi üzerine tribünlere çıkıyor. Taraftarlar onu durdurmaya çalışıyor ama o hışımla o taraftarın yanına gidiyor ve o küfürleri yüzüne etmesini söylüyor. O sahada ellerinden geleni yaptıklarını ve mücadeleden kaçmadıklarını dile getiriyor.

“Ve” diyor Eric Dier, “Bana kardeşimin yanında o küfürleri edemezsin.

Basın toplantısında muhabirler Eric Dier’in maç sonunda yaptığı hareketi soruyor Mourinho’ya ve Mourinho verilecek en güzel cevabı veriyor:

Eric Dier’in yaptığı şey bir profesyonel futbolcunun yapmaması gereken bir hareketti, ama içinde bulunduğumuz durumda hepimiz onun yaptığını yapmalıydık.”

Sonuç olarak bu belgeselde kaliteli bir futbol takımının kaliteli oyuncularının son derece kaliteli yaşamlarını bulamayacaksınız. Bu belgeselde bulacağınız şey, bu hayatta yaşamak ve kendinizi bütün dünyaya ispatlamak istiyorsanız mentalitenizin nasıl olması gerektiğidir. Kaybetmekten bıkanların kazanmak için neleri feda etmesi gerektiğidir.

Mourinho’nun da dediği gibi:

“Bu dünyada kazanan değilseniz, hiçbir şey değilsinizdir. Finale kalmak inanılmazdır ama finale kalmakla tarih yazılmaz. Tarih yazmak, kazanmaktır.”

1 Anti-semitizm: Yahudi ulusuna, kültürüne ve dinine karşı duyulan düşmanlık, ön yargı veya ayrımcılık.
2 Mr. Chelsea: Tottenhamlı taraftarların, Chelsea ile kazandığı kupalar ve Mourinho’nun basına verdiği “Asla Tottenham’da çalışmam, çünkü Chelsea taraftarlarını çok seviyorum.” sözlerine ithafen Mourinho’ya taktığı lakap.

Kaynakça

  • Kazanmanın Anatomisi: José Mourinho-Robert Beasley (İndigo Kitap)
  • Daily Mail
  • Telegraph
  • Goal.com
  • Transfermarkt.com
  • Tottenham Hotspur: All or Nothing – Amazon Prime

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here